1929-1930

1929-1930

Hacı İslâm Efendi ise Kapaklı köyüne öğretmen tayin edildi. Balkan işgalinde yakılıp yıkılan köyler gibi bu köy de toparlanmaya çalışıyordu. Çatıları olmayan evlerin üstü sazlarla örtülüydü.

Ertesi yıl Sabri, Kalpaklı köyünde okula en baştan başladı. Hâlbuki Kırım’da 3’üncü sınıfı bitirmişti ama eğitimi Türkiye’de geçersiz sayıldı. Asım’ın lise diplomaları da, o zamanki adı Maarif Vekâleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kabul edilmediğinden, zamanına göre iyi bir eğitim almış olan Asım diplomasız kaldı, eğitimsiz sayıldı.

Sıdıka, Asım ve 17 yaşındaki Hakkı, Ziya dayılarının evinde kaldılar. Eski İstanbul evlerinden olan bu evde bodrum katta mutfak, zemin katta birkaç basamakla çıkılan bir oda, orta katta misafir odası ve en üst katta yatak odaları bulunuyordu. Sıdıka Hanım, uzun süre bu evde kaldı ve dayısının küçük çocuklarıyla ilgilendi.

Asım ailenin en büyük erkek çocuğuydu. Kardeşleriyle İstanbul’daydı ve onların sorumluluğunu üzerinde hissediyordu. Bir an önce bir iş bulmaya koyuldu. Mısır Çarşısı’nın karşısında bulunan meşhur Mesudiye Han’da gıda maddeleri üzerine ithalat ve ihracat yapan dayısı onu bir yere bırakmak istemedi. Asım, dayısının yanında bir müddet çalıştı, ancak yazıhanede yeterli sayıda çalışan olduğunu görünce, burada kendisine aslında pek ihtiyaç olmadığını düşündü. Bu durumdan rahatsız oldu ve müsaade isteyip işten ayrıldı.

Asım ile Hakkı işçi olarak çalışmaya başladılar. Bir müddet sonra birlikte Çemberlitaş’ta bir bekâr hanına geçtiler. Asım o hanı anlatırken çatıdaki odasında, tavanlarının çok alçak, harap bir yer olduğunu söylerdi. Hatta kısa boylu sayılmalarına rağmen sabah yataktan kalktıklarında, gerinirken başlarının tavana değdiğini, tavandan çatur çutur sesler geldiğini söylerdi. Her zaman tedbirli olan Asım, handa yangın olursa, pencereden kaçabilmek için, odada sağlam ve uzun bir halat bulunduruyordu.

Asım (solda) ve beraber büyüdüğü, çok sevdiği kardeşi Hakkı ile. 1930-1932 arası. Asım 21, Hakkı 18 yaşında

Sıdıka Hanım, vatanından, nişanlısından ayrılmanın ve ailesinin bölünmesinin verdiği üzüntüyü derinden hissediyor, dayısının 11 aylık kızı Mualla ile yakından ilgileniyor, sevgisini ona vererek avunuyordu. Hatta onu bir bebekken kucağına aldığından ileriki yıllarda, lise çağında bile Mualla’yı bir bebek gibi severdi. Dayısının evde 4 yaşında Nihat isimli bir oğlu ve 7 yaşında Melike isimli bir kızı daha vardı. Asım’la Hakkı, tatil günlerinde dayıları Ziya Efendi’nin Bakırköy’deki evine gider, kuzenleri olan Nihat ve Melike ile ilgilenirlerdi. Onları gezdirir, sinemaya, Gülhane Parkı’na götürür, onlarla oyunlar oynarlardı. Hafta içi henüz küçük olan çocuklara Sıdıka baktığından, Safiye Hanım da ev işleriyle daha rahat ilgilenme fırsatı buluyordu. Çocukların hepsi de Sıdıka’ya, Asım’a ve Hakkı’ya çok düşkündüler.

Asım da dayısının çocuklarını çok severdi. Bir defasında Nihat zatürreye yakalanmıştı. Tıbbiye’nin son sınıfında olan dayısı Cemal Kiper, ileriki yıllarda devlet adına önemli yurtiçi ve yurtdışı görevlerde bulunmuş; SSK’nın önceki hali olan İşçi Sigortaları Kurumu’nda genel müdürlük ve yönetim kurulu başkanlığı yapmıştı. Evvelce öğretmen olan yeğeni, Safiye Hanım’ın çocukları Nihat Öner ve Melike’nin eşi Baha Doğramacı’yı sigorta müfettişi olarak atadı. Hasta yeğeni Nihat’la bizzat ilgilenmiş ama ayrıca bir Rum doktor da getirmişti. Nihat’a antibiyotik iğneleri yapıyorlar, sırtına hardal lapası koyuyorlardı. Nihat ise ağlayıp, “Doktor istemiyorum!” diye bağırıyordu. Onun en büyük dostu ve moral kaynağı “Asım Ağabeyi” idi. Asım, moral bulsun diye onunla ilgilenir, şarkı söylerdi:

“Kız saçların yar yar yar amman
Oynar omuz başların ninno yavrum ninno vay
Kız seni alır kaçarım yar yar yar amman
Darılır kardaşların ninno yavrum ninno vay…”

Nihat doktorları kovuyor, “Asım Abim gelsin, Asım Abimi istiyorum!” diye feryat ediyordu. Nihat’la “Asım Abisi” arasındaki bu sevgi ve saygı hep devam edecekti.

Tatar Türkçesini bilen Asım, İstanbul Türkçesini henüz tam olarak öğrenememişti. Bir gün dayısı, “Asım, bana yukarıdan kravatımı getirir misin?” diye bir ricada bulunmuştu. Tatarca’da kerevet kelimesinden türemiş olan “kravat”, karyola anlamına geldiği için şaşıran Asım, “Abla, dayım benden kravatını istedi, ben nasıl götüreceğim bu koca kravatı aşağıya?” diye sormuş. Sıdıka ile yatağın başına oturup, “Nasıl sökeriz, nasıl taşırız?” diye düşüncelere daldıkları için tabii olarak biraz da gecikmişler. Söküme tam başlayacaklarken küçük Nihat gelmiş, alaylı bir dille, “Bulamadınız mı babamın kravatını?” diyerek, kravatı alıp gitmiş. Abla kardeş şaşırıp kalmışlar. Yine de, “Ya karyolayı söküp indirdikten sonra anlaşılsaydı, ne hallere düşerdik, nasıl da rezil olurduk!” diye şükretmişlerdi.

Asım’ın başına, köye babasını ve büyüklerini görmeye gittiğinde yine buna benzer bir olay gelmişti. Ailenin ortak olduğu her türlü malı satan büyük bir dükkânları vardı. Orak, tırpan, saban, pulluk, leblebi ve çekirdekten gelinliğe kadar! Köylünün ne ihtiyacı varsa bulunurdu. Buhran yıllarında, şehirde yaşayanların bile cebinde para bulunmazdı; dolayısıyla köylüde hiç yoktu. Bu sebeple takas usulü ile de çalışılırdı. Mesela, buğday ve yumurta karşılığında alışveriş edilir; köylü, ürettiği mısır, ayçekirdeği, bostan ürünleri neyi varsa getirip, karşılığında ihtiyacı olan şeyleri alırdı. Bütün köylü Hıfzı Dayı’yı tanırdı. Bu dükkânı kardeşleri Ahmet Ziya Bey, vaktiyle 14 liraya açmıştı. Dükkânın arka tarafında bir de büyük ambar vardı. Dükkânın ve çiftliğin işleri kardeşleri Hıfzı Efendi tarafından yürütülürdü.

Bir gün dükkâna bir müşteri gelmiş, mısır istemişti. Hıfzı Dayı Asım’dan, yandaki depodan numune olarak bir avuç mısır getirmesi için seslenmişti. Tatarca’da mısıra “kukuruz” dendiği için, Asım ne istendiğini anlamamıştı. Mısır ambarının ortasında dikilmiş düşünüyor, sormaya da çekiniyordu. Uzun süre ses çıkmayınca merak eden Hıfzı Dayı gelmiş, “Bulamadın mı mısırı?” diyerek gülmüş ve her tarafı mısırla dolu ambardan bir avuç alıp gitmişti. Asım, bu dükkânda da birkaç gün çalışmıştı.

Asım, İstanbul’da tramvay duraklarında yazan “durak” kelimesine de çok hayret ederdi; çünkü durak, Tatarca’da aptal demekti.

Bir yanda parasızlık, diğer yanda lisan problemleri ve ailesinin muhtaç duruma düşmesi, Asım’ın kafasını meşgul ediyordu. Buna rağmen yardımseverliğinden taviz vermiyordu. İşçilik yaptığı o günlerde maaşı 9 lira idi. Her ay maaşının 2 lirasını yaşlı ve hasta olan yakını Bekir Amca’sına veriyordu. 2 liraya belki “küçük para” denilebilirdi; ama 9 lira kazanan biri için büyük paraydı. Bu yardımını, akrabası ölünceye kadar devam ettirecekti.

Sadece çok zor kazandığı parasıyla değil, bedenen de her türlü yardıma koşardı. Yıllar sonra yaptırdığı bir caminin açılışında oğullarına şu anısını anlatacaktı:

İşçi iken, Sultanahmet Camii’nin bahçesindeki tuvaletlerin çatısının aktığını görmüş. Bir tatil günü arkadaşlarıyla gelip çatıyı aktarmışlar. İş bitince Asım çatıda oturmuş, bir sigara yakmış ve “Bir gün keşke ben de bir cami yaptırsam” diye hayallere dalmış. Sigara biterken, güzel hayali de yerini katı gerçeğe bırakmış ve gülmeye başlamış. “Sen daha aileni geçindiremiyor, karnını bile adam gibi doyuramıyorsun; cami yaptırmak senin neyine!” diye, kendisini alaya almış. Sigarasını söndürüp aşağıya inmiş.

Fakat kader onu, o gün için imkânsız gibi gözüken, birileri işitecek olsa alay konusu dahi olabilecek arzusuna kavuşturacaktı. Allah, o samimi arzusunu ona seneler sonra kısmet edecekti. Üstelik hem de kaç defa...