Nev'i Şahsına Mühnasır Asım 1 .Bölüm

1.MUKADDİME


Hikâyemizin akışını kesmesin diye bazı önemli detayları bu bölüme aldık. Gençlerin anlaması, yaşlıların hatırlayıp nostalji yaşaması için yazının tamamında olduğu gibi bu bölümünde de bazı olaylar ve o zamana ait aksesuarlar detaylıca anlatıldı. Nostaljiyi arttırmak için o günkü dili (1930-50 arası dili) iyi beceremesek de kısmen takip ettik. Anlaşılmayan kelime veya olayları bilenler bilmeyenlere anlatsın.

Ahmet Vefik Paşa kendine cemiyeti tenvir misyonu vehmederek (toplumu aydınlatmayı kendine görev sayarak) eserlerinde bazı mefhumlar (kavramlar) için parantez içinde veya haşiyelerle (dipnot) sayfalarca izahat verir, parantez içinde başka parantezler de açardı. Ona benzemeyiz inşallah.

Oldukça uzun tutan “Asım’ın Yaşadığı Dünya” bölümünü Asım 3 Bölümü’ne ek olarak koyduk. Arzu eden ekrandaki başlığı tıklayarak o bölüme girebilir. Biz hikâyemize “Bir Asım, Pir Asım” ile devam edelim.

Asım’ın hayat hikâyesini anlatırken yazılan her kelime, her cümle, her paragrafla seneler geçiyor; küçükler büyüyor, evlilikler, ölümler, iyi-kötü günler derken bir devir tamamlanıyor, bir diğeri başlıyor. Asım doğuyor, büyüyor, çocuk Asım, genç Asım oluyor, bekâr Asım, damat Asım oluyor, işçi Asım, patron Asım oluyor. Ülker müessese olduktan sonra ise kahramanımız Asım artık Asım Bey oluyor. Ülker, Nohutçu Han’da iken bir atölye idi. Biz müessese olma miladı olarak 1957 yılında Takkeci fabrikasının devreye girmesini aldık. Daha önceki olaylarda kahramanımıza Asım diyoruz. Takkeci fabrikası kurulduktan sonra olayımızın kahramanına artık Asım Bey diyeceğiz. Sabri de aynı şekilde Sabri Bey olacak. Bu arada seyahat hikâyeleri gibi zamanı çok belli olmayan olaylarda bazen Asım, bezen de Asım Bey diye kullanacağız. Bazı yerlerde bilerek “Bey” demedik. Bazı yerlerde de unutarak hata yaptık. Affola.

2.BİR ASIM, PİR ASIM


Asım Bey, hem meslek hayatında hem de özel hayatında çok sevgi ve saygı gösterilen bir insandı. O da karşısındakinin mevkiine, kimliğine aldırış etmeksizin herkese sevgiyle yaklaşırdı. Çıraklığın, işçiliğin, hukuksuzluğun ne demek olduğunu iyi bildiği için olacak, yanında çalışanların iç dünyalarına kolaylıkla nüfuz ediyor, onları anlıyor, kendini de onlardan biri kabul ediyordu. Geçmişini, nereden geldiğini unutanlardan değildi. Bu sebeple işçisiyle, bekçisi, şoförü ve memuruyla arkadaşlık etmekten gocunmuyor, dışarda yemek yemesi gerektiğinde şoförüyle aynı masaya oturuyor, aynı yemekleri yiyordu.

Hayatı boyunca “Ben yaptım, ben kazandım!” ya da “Biz yaptık, biz kazandık!” demekten kaçınmıştı. “Biz gayret ettik, Allah kısmet etti” diyordu. Verilen nimetlere şükrediyor, başkalarına haset etmiyordu. Daima gelişmek için gayret ediyordu. Allah da çok nimet kısmet etmiş, onu birçok badireden kurtarmıştı.

Güçlü bir liderlik fıtratı olduğu halde insanlara karşı üstünlük taslamayı sevmezdi. Kardeşi Sabri de güçlü bir liderlik örneğiydi. Ancak o, ağabeyinden farklı olarak bunu herkesin açıkça kabul etmesini isterdi. Asım Bey, kardeşinde birçok üstün vasıf olduğunu ilk keşfedenlerdendi. Beğendiği çok yönü vardı. Bu nedenle Sabri Bey’in Ülker liderliğe sahip çıkmasını tereddütsüz kabul etti. Sadece Sabri’nin kendisine karşı kırıcı davranışları olduğunda üzülüyor, bunları da çoğunlukla içine atıyor, nadiren de ağır bir karşılık veriyordu. Çözemedikleri anlaşmazlıklar olduğunda işi olumsuz etkilemesine izin vermemek için konuyu kapatmayı seçiyorlardı. Kaldı ki Sabri Bey’in bazen sertleşen tutumunun tek muhatabı ağabeyi de değildi. Bütün çalışanlar hatta dışarıdan hizmet aldıkları insanlar da bu karakterden paylarına düşeni alıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse Sabri Bey’in yöntemi, o gün için alışılmış ‘Türk usulü’ iş idaresinin ta kendisiydi. Farklı olan Asım Bey’di. Kendine has bir liderlik tutumu benimseyen Asım Ülker, çalışanları ve müşterileriyle takdire şayan bir ilişki seviyesi yakalamıştı. Çocukları dâhil kimse ile laubali olmuyor ancak koyduğu mesafenin ilişkinin sıcaklığını bozmamasına da hassasiyet gösteriyordu. Pek çok davranışı sıra dışı, bazılarıysa olağan üstüydü.

İnanç Dünyası


Asım Bey din ve ahlak eğitimini babasından almıştı. Yirminci yüzyılın müspet bilimleri içinde hak ettiği yeri alamayan o bilgiler sayesinde, çoğunluğun yeterince anlayamadığı kavramlara çok hâkimdi. Kaza - kader konusunda nereye kadar gayret göstermesi, nereden sonra teslim olması gerektiğini iyi biliyordu. Yaşam ve ölüm ayrımını çok iyi kavramıştı. İnancı, eskilerin deyimiyle taklîdî değil tahkîkîydi. Her duyduğuna inanmıyor, karakterindeki kuşkuculuğun da etkisiyle çok sorguluyordu. Sorularının çoğunu, hayatta olduğu süre boyunca babası cevaplıyordu. Ayrıca genç Asım çok okuyor, başka âlimlere de soruyordu. Çok yoğun çalışmasına rağmen fırsat bulup haftanın belli günlerinde Fatih Camii’ndeki fil ayaklarının altına kurulan küçük kürsülerde verilen ihtisas vaazlarından bazılarını takip ediyordu. Bu dersleri o dönemin önemli ilim adamları veriyordu. Camide, bazen muhtelif konuların ele alındığı beş, altı ders halkası aynı anda kuruluyordu. Hurafeleri reddeden Asım, kaynağına güvendiği menkıbeleri okuyor ve dinliyordu. Ayrıca imkan bulduğunda hafta sonu sabah namazı için Yahya Efendi dergâhına gidip namazdan sonra büyük âlim Abdülhay Efendi’den Mesnevi tefsiri dinliyordu. Arkadaşı Berber İrfan, yaşlanınca hizmetini görsün diye dul annesini Abdülhay Efendi’ye nikahlamıştı.

Aksaray’daki eve taşındıktan sonra Horhor Caddesi üzerindeki Kızılminare Camii’ne gitmeye başlamıştı. Caminin imamı Mahmut Bayram Hoca, diğer imamlardan farklıydı. İleride anlatılacağı gibi, Asım Bey’in dostları arasında artık Mahmut Hoca da vardı.

Asım ve Sabri Ülker kardeşler, maddi durumlarının çok iyi olduğu dönemlerde dahi daha dindar bir nüfusa sahip olan Fatih İlçesi’nin çeşitli mahallelerinde oturmayı seçmişlerdi. Asım Bey, neden Levent, Etiler daha yüksek standartlı semtlere taşınmadığını soranlara, “Fatih işime yakın.” cevabını verse de asıl gerekçe yakın çevresine verdiği cevapta gizliydi, “Çocuklarımı orada yetiştirmek istemem!”

Çok sık davet alıyordu. Seçim kriteri netti; yemekte alkollü içki varsa kesinlikle katılmıyor, bilmeden gittiklerinde içki görürse hemen ayrılıyordu. Bu konuda hiç toleransı yoktu. Ama başkalarının hayat tarzına karışmıyordu. Üç çocuğunun nişan ve düğün merasimlerinde de erkekler ve kadınlar ayrı mekânlarda misafir edilmişti. Oysa babası Hacı İslam Efendi’nin böyle bir uygulaması yoktu. O, yıllar boyu misafirlerini erkek-kadın ayırımı yapmadan birlikte kabul etmiş, hepsiyle sohbet etmişti. Gerçi o yıllarda yaşadıkları tek odalı evde başka çaresi de yoktu. Asım Bey babasından daha tutucuydu. Düğün törenlerinde yaptığı ayrımı günlük hayatında da uyguluyordu. Yaşadığı evlerde iki misafir odası olmasına dikkat ediyor, kadınlı erkekli bir grupla arabaya binecek olsa ince hesaplamalarla sadece evli çiftleri ya da kadın / erkek kardeşleri yan yana oturtuyordu. İnsanları, “Sen önce geç, sen arkaya sağa, sen sola” yönlendirmeleriyle adeta bilmece çözer gibi yerleştiriyordu. Aldığı dört kişilik aile kabristanının yerleşim planını bile sağlığında yapmıştı. En sola ablasının kocası Nurettin Bey, sonra ablası Sıdıka, sonra kendisi ve en sağa eşi Zehra Hanım defnedilecek, böylece sevgili eşinin yanında ondan başka kimse olmayacaktı.

İki dünya arasında kalmanın verdiği bazı tutarsızlıklar yaşıyordu elbette. Betül ortaokuldan sonra lise ve üniversiteye devam etmeyi çok istemişti. Ama Asım Bey, eşi Zehra Hanım’ın da teşvikiyle kızına baskı yaparak onu Selçuk Kız Meslek Lisesi’ne göndermeyi seçmişti. İleride anlatılacağı gibi kendi evliliğinde beklediği toleransı da biricik kızına gösteremedi. O dönemde muhafazakâr ailelerde usul böyleydi. Kardeşi Sabri de aynı düşünce ile kızı Ahsen’i aynı sanat okuluna göndermişti.”

Dindar bir çevre içinde yaşasa da hiçbir tarikata dâhil olmayan Asım Bey, bu kararını çocuklarına şöyle açıklamıştı. “Bir gün babama tarikatları sordum. Cevaben bana, tarikatın Allah’a varan yol anlamına geldiğini, güzel bir şey olduğunu ama zamanımızda çok suiistimal edildiğini, bu nedenle tarikatlardan mümkün olduğunca uzak durmamı tavsiye etti. Namazı dosdoğru kılmamı, inancımın aracısız, sadece Allah için olması gerektiğini söyledi. Ben öyle yapıyorum. Siz de öyle yapın!” Ancak İstanbul’daki önde gelen tarikat liderlerini ziyaret edip dualarını almaktan kaçınmıyordu. Dostları arasında tarikat mensubu insanlar da vardı. Sabri Bey de ağabeyi gibi babasının bu nasihatine ömrü boyunca sadık kalacaktı.

Asım Ülker dindar bir insandı ama birlikte çalışacağı insanları, ibadetlerinin çokluğuna göre değil işlerini iyi yapmalarına, doğru, sağlam karakterli ve görgülü olmalarına göre değerlendiriyordu. İş yaptığı farklı dinlerden ve görüşten insanla, prensiplerine uygun davrandıkları sürece hiçbir sorun yaşamıyordu. Kimsenin fikrine müdahale etmiyor, konu açılırsa nazik ama tavizsiz şekilde kendi düşüncesini savunuyordu. Yalnız din istismarcılarına tahammül edemiyor, onları çekinmeden, bazen muzipçe bazen ağır ifadelerle eleştiriyordu. Bu karakterde bir insanın zengin fakir ayırımı yapmadığını belirtmeye bile gerek yok zannımızca.

İşleri ne kadar yoğun olursa olsun Asım Bey’in gözü çocuklarının üstündeydi. Onlara hissettirmeden çok yakından takip ediyordu. Selçuk ve Faruk, Ülker’de çalışmaya başladıktan sonra bazı taktikler geliştirmişti. Başka bir şey sorar gibi yaparak laf arasında iş yerindeki kapı görevlisinden saat kaçta çıktıklarını öğreniyor, sonra arabanın kilometresiyle gittiklerini söyledikleri yerin mesafesini hesaplayarak doğru söyleyip söylemediklerini teyit ediyordu. Çocuklarının programlarını da doğrudan sorgulayarak değil dolaylı yöntemlerle öğreniyordu. Mesela akşam ne yediklerini sorarak başlıyor, yedikleri yemekten gitmiş olabilecekleri lokantanın konumuyla ilgili çıkarımda bulunuyordu. Kiminle beraber olduklarını biliyorsa bir fırsatını bulup o kişiyle sohbet imkanı oluşturuyor, velhasıl işin aslını öğrenmenin bir yolunu buluyordu. O zamanlar şimdiki gibi GPS cihazları yoktu ama kafasının içinde adeta öyle bir sistem kurmuştu. Olur da bir yalan tespit ederse bunu da asla açık etmiyor sadece yeni önlemlere başvuruyordu.

Vefakardı! Akrabalarını, dostlarını sık sık ziyaret ediyor, ihtiyaçları varsa çözmeye çalışıyordu. Kırım çok uzakta kalmıştı, oraya gitme imkanı yoktu ama fırsat buldukça annesinin köyü Büyük Manika’ya gidiyor, aynı ismi taşıyan dayısı ve kardeşi Hakkı’nın, Numan dedesinin, Ayşe anneannesinin ve diğer akrabalarının kabirlerini ziyaret ediyordu. Yardım eli köydeki ihtiyaç sahiplerinin üzerindeydi. Her sene zekatının bir kısmı Büyük Manikalı Kadri Keskin aracılığıyla köye gönderiyordu. Kadri’nin vefatından sonra şoförü Mürsel Bebek’in devam ettiği vazifeyi artık kurduğu vakıf yerine getiriyor. Annesini ve babasını Kozlu Mezarlığı’na defneden Asım Bey, her hafta Cuma günü, aksatmadan onları ziyaret etmeyi de sürdürüyordu. Ticari işlemlerinde faiz almamaya çok dikkat ediyordu. Ancak her iş adamı gibi o da bankalarla iş yapmaya mecburdu. Çare olarak bankaların mevduata tahakkuk ettirdikleri faizi hesaplatıp üzerine sadaka da ilave ediyor, kazancına haram karıştırmamaya ihtimam gösteriyordu. Ancak ticari işlemlerde yapılan peşin ödeme indirimini faiz kabul etmiyordu. Her zaman ilk tercihi dini ve inancıydı. Tatlı tatlı şekerleme yaparken, sevdiği bir müziği dinlerken ya da sevdikleriyle sohbet ederken ezan okunsa, hemen yaptığı işi bırakıyor, namaza koşuyordu. Çocuklarına tavsiyesi de bu yöndeydi. “Bilhassa namaz için en sevdiğiniz şeyleri bırakmanız çok makbuldür.” diyor, Allah sevgisini her şeyden üstün tutmalarını nasihat ediyordu.


Dosdoğru idi


Babası gibi Asım Bey’in doğruluğu da inancı ve karakteri gereğiydi. Verdiği sözü muhakkak tutuyor, hiçbir randevusuna geç kalmıyordu. İş dünyasında sıkça rastlanan bir manzara vardır; dindar görünen insanların yaptığı bazı açgözlülükler bile hoş görülür ya da görmezden gelinir. “Hacılar terazi tutmaz!” inancı yaygın olduğu için iş adamları hacca geç gitme eğiliminde olur. “Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz.” gibi vecizelerle yapılan yanlışlara gerekçe uydurulur. Bu saydığımız prototipin birkaç istisnası varsa onlardan biri babası diğeri de Asım Bey’di. Özel hayatında olduğu gibi iş hayatında da asla kastî yalan söylememiş, hiç kimseyi aldatmamıştı.

Asım Bey inancının ve ahlakının gereği olarak borcuna ve ödemelerine çok sadıktı. Hangi din ve sınıftan olursa olsun insanların hakkını yememeye dikkat ediyordu. Başkalarının yanında çalışırken müşteriye eşlik etmek için içtiği kahvenin parasını bile kendisi veriyordu. Zalim bir adam olmasına rağmen ilk patronu olan benzincinin bile hakkını korumaktan geri durmamıştı. Bu tavrını patron olduktan sonra da sürdürmüş, hayatı boyunca hem ortaklarının hem çalışanlarının hakkına azami dikkat göstermişti.

Sirkeci’deki ofiste birlikte çalıştığı, zamanla sağ kolu haline gelen Cemile Hanım’la Sabri Bey’in arası çok iyi değildi. Asım Bey sabır gösterse de Sabri Bey patron olduklarına aldırmadan lafını esirgemeyen Cemile Hanım’a her zaman tahammül edemiyordu. En nihayet aradaki gerilimin ulaştığı seviye, birlikte çalışmalarını imkansız hale getirdi. Sabri Bey, işinden ayrılmak zorunda kalan Cemile Hanım’ın haksız olduğunu düşündüğü için tazminat ödemeyi reddetmişti. Asım Bey, 40 yılı aşan dostluk ve mesai arkadaşlığının böyle bitmesinden büyük rahatsızlık duysa da kardeşini kırmamayı tercih etmişti. Aksi takdirde zaten yürütmekte zorlandıkları iş ilişkileri bir darbe daha alacaktı. Meseleyi çözümsüz bırakmak da içine sinmiyordu. Neticede Ülker’den ayrıldıktan sonra İzmir’e yerleşen Cemile Hanım’ı İstanbul’a davet ederek cömertçe hesaplattığı tazminatının tamamını cebinden ödemeyi seçti. Böylelikle kadim dostunun gönlünü almış, helalleşmenin bir yolunu bulmuştu.

Çocukları da babalarının dini konularda ne kadar hassas olduğunun farkındaydı. Üstelik bu dindarlık namaz ve oruçla sınırlı değildi, tüm hayatını kuşatıyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi her yıl sonunda bankalarda biriken faizi hesaplatıyor, el sürmeden ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını sağlıyordu. Çocuklarından beklentisi de bu yöndeydi. “Ticaret yapıyoruz, bankalarla çalışmak zorundayız. Onlar da bize faiz tahakkuk ettiriyorlar. Almayıp bankaya bıraksak, o parayı bankanın kârı olarak tekrar ticarete sokacağız. Alırsak haram gelir elde etmiş olacağız. Bu nedenle ben o parayı sıkıntıda olan insanlara dağıtıyorum. Siz de böyle yapın ama bu hayırdan sevap beklemeyin!”

Tekin Küçükali’nin Faruk Berksan’a anlattığı bir hatırası da gösteriyor ki Asım Bey’in ahlaki titizliği herkesin malumuydu. “Bir gün Asım Amca’nın odasında bazı yöneticilerle sohbet ediyorduk. Kar Şirketler Topluluğu’na bağlı şirketlerden birinin genel müdürü, Asım Amca’nın hoşuna gideceğini düşünerek, “Bu hafta 20 bin lira kazandık!” dedi. Asım Amca başını olumlu şekilde salladı ve pek üzerinde durmaz gibi göründü. 20 bin lira o gün için iyi paraydı ama biliyordu ki o şirketin böyle bir kazancı kısa sürede sağlaması pek mümkün değildi. Bir yandan koyulaşan sohbete iştirak eden Asım Amca’nın diğer yandan kafasındaki soru işaretlerine sessizce cevap aradığı belliydi. Sohbetin sonuna doğru o genel müdüre dönerek, “Şu 20 bin lirayı anlat bakalım, nasıl kazandın?” diye sordu. Adam biraz öğünerek; kâğıt piyasasına hâkim olan Yahudi tanıdıklarının bazı kâğıt cinslerinin fiyatını arttırmak için stok yaptıklarını duyduğunu söyledi. O da gidip aynı kâğıtlardan almıştı. Depoladığı kağıtların fiyatı kısa sürede artmıştı. Elde ettiği kâr şimdilik 20 bin liraydı. Daha da artacağını bekliyordu. O anlatmayı bitirince ders verme sırası Asım Amca’ya geldi. Adama döndü ve hiç unutmadığım şu sözleri söyledi; “Fiyatların artmasına sebep verecek stoklamaya ihtikâr denir. Dinimizde yasaklanmıştır, haramdır. Biz de küçük de olsa bu fiyat artışına neden olacak bir stoklama yapmışız, bu doğru değil. Bence biz bu malı elden çıkarmalı, varlığımıza şüphe karıştırmamalıyız…”

Doğrulukta İfratı


İnsanlarda beğendiği tavırları aşırıya kaçmadan övüyordu ama asla yağcılık yapmıyor, kendisine yapılmasından da hiç hazzetmiyordu. Bir satıcı olur da “Bu malın fiyatı 100 lira ama sizin için 75 lira olur.” demeye kalksa bombanın pimini çekmiş demekti. Asım Bey’in böylesi durumlarda verdiği en yumuşak karşılık, “Beni nereden tanıyorsun? Yalan söyleme!” oluyordu ki bu cevap da karşısındakini pişman etmeye yetiyordu.

Genelde soğukkanlı bir tabiata sahip olan Asım Ülker, insanların hatalarını, hatta kendi aleyhindeki davranışlarını bir yere kadar görmezden geliyordu. Kusurları farketse de anlamamış gibi yapmayı seçiyordu. Çoğu zaman karşısındakinin niyetini de seziyor, yine de renk vermiyordu. Ama kırmızı çizgileri aşılırsa durum değişiyordu. O zaman çok öfkeleniyor ve muhatabına haddini bildiriyordu.

Oğlu Selçuk’un evlilik hazırlıkları sürerken ev eşyalarının temini için Nişantaşı’nda tanınmış bir mobilyacıyla görüşüyorlardı. Ölçü almak için Asım Bey’le birlikte döşenecek eve giden mobilyacı, sohbet esnasında zengin bir ailenin evlerine o zamanın modasına uygun olarak duvardan duvara halı döşettiğinden bahsetmişti. Bir yandan konuşuyor, bir yandan iş yapıyorlardı. Adam, beyaz renkli halı tercih eden eski müşterisinin kapının girişine dizdiği terliklerle alay etmeye kalktığında bir anda öfkelenen Asım Bey, “Ben her zaman evime terlikle girerim. Bu tavrınızdan hiç hoşlanmadım!” diyerek lafı ağzına tıktı. Önemli bir müşterisini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan mobilyacı, nasıl toparlayacağını şaşırmış ve hayatının dersini almıştı.


Tevazuu, Hoşgörüsü ve Fedakârlığı


Mütevazı bir kişiliğe sahipti. Kendisini haklı olarak övenleri dahi kibarca susturuyordu. Cirolarının çok yükseldiği, Ülker’in vergi listelerinde üst sıralarda olduğu günlerde de bu tavrını bozmamış, sade yaşantısına devam etmişti. Bir dönem Ülker adının vergi listelerine girmesini bile engellemişti ancak iş dünyası, listenin en üstlerindeki isimsiz firmanın Ülker olduğunu biliyordu.

Parayla arasındaki mesafenin kapanmasına müsaade etmiyordu. Bir gün pijamasının dizinde namazdan dolayı açılan bir yırtık görünce yırtığın olduğu yerden parmaklarını çıkararak alaylı biçimde “Le President de Ülker” diye söylenmişti. Hayatın anlamını başka yerde arıyordu. İşlerinin yolunda gitmediği günlerde de aynı sükuneti korumayı başarıyor, “Sakın bunlara üzülmeyin!” diyerek çocuklarına cesaret veriyordu.

Gösterişten hoşlanmıyordu. Cimri değildi hatta cömertti ama israfı sevmiyordu. Mercedes marka arabalar zenginlik nişanesi kabul edildiğini bildiğinden “Halkla aramızda mesafe oluşmasın” düşüncesiyle Mercedes almamayı, kullanmamayı seçmişti. Aynı kaygılarla çocuklarının almasına da müsaade etmiyordu. Çok çabuk parlayıp sinirlenmesine rağmen aşırı bir hoş görüye sahipti. Bir ara köyden yeni gelmiş Hasan isimli bir bahçıvanları vardı. Bilgisi, görgüsü azdı ama her işe koşturuyor, bir şeyler yapmak için çabalıyordu. Bir sabah, Asım Bey’in yeni boyatıp evinin bahçesine park ettiği arabasına gece ağaçlardan çam sakızı damladığını gören Hasan, hemen arabayı temizlemek için kolları sıvamıştı. Lekeleri suyla çıkaramayınca evden bulaşık telini getirmiş, kaportayı bir güzel telleyerek lekeleri temizlemişti. Ama kaporta çizik içindeydi. İşe gitmek için aşağı inen Asım Bey tepki vermeden önce Hasan’ı dinlemiş, anlattıkları karşısında acı acı gülümsemekle yetinmişti. Kötü sonuçlanmış olsa da Hasan iyi niyetliydi ve bu kanaat, Asım Bey’in tek söz bile etmemesine sebep olmuştu. Hem mizacı hem inancı gereği sıkıntı çeken birini gördüğünde ilgisiz kalamıyordu. Sorunu gidermek için uğraşıyor, çok kıymetli olan vaktini ve parasını tereddüt etmeden bu uğurda harcıyordu. Fedakârlığı da iyilikleri gibiydi. Yapıyor ama anlatmıyordu.


Çözüm Odaklıydı, İşini Çok İyi Yapıyordu


Asım Bey müşteri ilişkilerine çok önem veriyordu. Bu hassasiyeti sebebiyle zaman zaman müşterileri şımarttığını söyleyen Sabri Bey’le karşı karşıya geldiği bile oluyordu. Ülker üretime başladıktan kısa bir süre sonra müşterilere mal yetiştirememeye başlamışlardı. Siparişler gecikiyor, üretim pazarlamaya yetişemiyordu. Siparişleri titizlikle sıraya koyan Asım Bey, kimseye torpil yapmıyor, dağıtımı talep sırasına göre ayarlıyordu. Üretim kapasitesinin üzerinde bir pazarlama ağına sahip olmalarına rağmen geleceğe yatırım yapmak maksadıyla reklam çalışmaları yaptırıyor, müşteri ziyaretlerine gidiyor, gelen her şikayeti değerlendiriyordu. Müşteri haklıysa sorunu gideriyor, değilse makul bir üslupla cevap vererek sorunun büyümesine mani oluyordu. Çoğunu şahsen tanıdığı müşterilerden gelen mektupları, telefonları bizzat cevaplıyor, ancak ilişkinin belli bir mesafede kalmasına da dikkat ediyordu.

İlişkileri sorunsuz yürütmeye önem veriyordu elbette ama asıl önceliği sıkıntıya sebep olacak durumlara fırsat vermemekti. Tedbirini önden alıyor, ileride sorun yaşamamak için siparişleri kabul etmeden önce müşterilerin güvenirliğini, ödeme kapasitesini araştırıyordu. Malın vadeli mi, peşin mi verileceği, senet kabul edilip edilmeyeceği Asım Bey’in yaptığı bu araştırmalardan sonra netleşiyordu. Az sayıda müşteri, tahkikat sonucu, açık hesapla çalışma imtiyazı elde etmişti. Gerekli görürse bazı müşterilerinden senet alırken imza beyanı da istiyordu. Dikkat edilmezse kırıcı bir hâl alabilecek bütün bu süreci, kimseyi kırmadan yürütmek de onun başka bir hususiyetiydi. Yardımcısı ve sağ kolu Cemile Hanım sert tabiatlı bir kadındı. Olası bir gerilime mahal vermemek için hesapların takibini ona yaptırıyor, müşterilerle muhatap etmiyordu. Yürüttüğü bu titiz program sayesinde hemen hiç alacağı batmadı.

Bazı müşterilere senet karşılığı mal verildiğini belirtmişken gençler için senet, diğer adıyla bononun ne olduğunu açıklayalım. Vadeli ödemeler için senet kullanılıyor, her bir senete binde 7 buçuk liralık damga pulu yapıştırılıyordu. Vadesinde ödenmeyen senetlerin tahsili çok zordu. Başka çare kalmadığında mahkemeye başvurup dava açmak gerekebiliyordu. Senetleri vadesi gelmeden önce tahsil etmek de mümkündü. Banka, küçük bir komisyon karşılığında seneti tahsil ediyor, vadesi geldiğinde ödenmemesi durumundaysa derhal protesto ederek yasal takip başlatıyordu. “Protesto yemek” iş adamlarının itibarı açısından olumsuz bir göstergeydi. Protesto yemiş bir iş adamının bir daha kolay kolay senetli işlem yapması mümkün değildi.

Banka ödenmeyen senetler için işlem başlattığında öncelikle ciro edenden ödeme talep ediyordu. Asım Bey ve yardımcısı Cemile Hanım bankayla ve müşteriyle karşı karşıya gelmemek için ciro edilen senetleri çok iyi takip ediyorlardı. Ülker’in ödemeleri bu titizlik sayesinde zamanında yapılıyordu. Zira normal prosedür aksini gerektirse de bankalar bazen ödenmeyen senetlerle ilgili harekete geçtiğinde herhangi bir bildirim yapmadan borçluyla birlikte o senetle iş yapan firmayı da protesto edebiliyordu.

Senetlerin tanziminde ve cirosunda başka bir ifadeyle başkasına devrinde birçok detay vardı. Bir aşamanın eksik bırakılması senetin paraya çevrilmesini zorlaştırabiliyordu. Tüm bu karışık prosedürü tavizsiz uygulayan Asım Bey, 50 sene kadar süren iş hayatı boyunca hiç hata yapmamış, senetleri hiç protesto edilmemişti. Senetlerin iki günlük ödeme süresini beklemeden gününde ödüyor, çalışanlarına da böyle yapmalarını tavsiye ediyordu. Ülker’in saygınlığının artmasına sebep olan bu hassasiyet, piyasa tarafından da biliniyordu. Alacaklarından emin olan tedarikçiler, Ülker’e mal satabilmek için en uygun fiyatı onlara veriyordu.

Tahmin edileceği üzere henüz dijital bankacılık uygulamaları söz konusu değildi. Peşin ödemeler nakit veya çekle, vadeli ödemeler senetle yapılıyordu. Başkasının aklına bile gelmeyecek detaylar Asım Bey için önem taşıyordu. Çek yazacağı zaman muhatabının oturduğu semti soruyor, kolaylık olsun diye en yakın bankanın çekini yazıyordu. Önceleri vadeli çek yoktu, uygulamaya girdikten sonra da Asım Bey hiç vadeli çek yazmadı. Mecbur kalıp kabul ettiklerini de ciro etmiyor, vadesi gelince tahsil ediyordu. Gerekli gördüğünde çözüm için fedakârlık yapıyor, “Haksızlık yapan olmak yerine aldanmış olmayı tercih ederim.” diyordu.

İş hayatında, her kesimden ve dinden insanla muhtelif ortaklıklar yapmıştı. Ortaklığın zorluklarını biliyor, ona göre ölçülü ve planlı davranıyordu. En fazla hassasiyeti de 43 sene ortaklık yaptığı kardeşi Sabri’ye karşı gösteriyordu. Sabri Bey’in işi çok stresli ve zorluklarla doluydu. Bunun farkında olan Asım Bey, anlaşmazlık durumlarında genellikle alttan alıyor, lüzumsuz tartışmalara girmemeye çalışıyordu. Müşterek karar vermeleri gereken konularda, teklifin kardeşinden gelmesini tercih ediyordu. Bir yakını iş isteyecek olsa cevabı belliydi; “Sabri Bey’e söyle. Bana sorarsa desteklerim.” Yardım ve hayır taleplerinde de aynı taktiği uyguluyordu. Neyse ki Sabri Bey’in genel eğilimi de yardım taleplerini kabul etmek yönündeydi.


Ailesiyle Münasebetleri


Asım Bey her zaman iyi bir evlat, kardeş ve akraba olmaya önem vermişti. Bunun için özel bir çaba harcamıyordu, tabiatı böyleydi. Bu karakteri sebebiyle Kırım’dan İstanbul’a gelir gelmez ailesinin yükünü üzerine almıştı. Kardeşi Hakkı genç yaşta ince hastalığa yakalanınca onun masrafı da Asım’ın omuzlarına yüklendi. Asım, babasının çalışamadığı veya kazancının yetmediği dönemlerde ailesini namerde muhtaç etmemek için kazancının çok azını kendine ayırıyor, kalanını babasına gönderiyordu. Gelirinin çok az olduğu dönemlerde bile akrabalarına yardım etmekten geri durmamıştı ancak bunu başkalarına duyurmuyordu.

Her türlü ihtiyaçları ile ilgilenmesi yanında anne ve babasına, Kur’an’da emredildiği gibi “öf” bile demiyordu. Hâlbuki onlardan çok farklı düşünüyordu. Hacı İslam Efendi ve Şakire Hanım da Asım’ı çok seviyor ve yaşından önce büyümek zorunda kalan oğullarını sayıyorlardı. Asım Bey, birlikte yaşadıkları dönemde, eve geldiğinde ne kadar yorgun olursa olsun, eşinden ve çocuklarından önce annesinin odasına koşuyor, hatırını sorup bir müddet sohbet ediyordu. Ablası Sıdıka Hanım’ın ikinci evliliğine de Asım Bey vesile olmuştu. Daha sonra Nuri enişteye Ülker’de iş verilmesi ve Takkeci fabrikasının bahçesinde onlar için lojman yapılmasına sağlayan da oydu. İlerleyen yıllarda Sabri Bey’i ikna ederek ablası için Fındıkzade civarında bir ev alınmasını da ön ayak olacaktı. Gücü ve imkanı el verdikçe akrabalarıyla ilgileniyordu. Teyzesini kalabalık ailesiyle beraber köyden İstanbul’a getirmiş, oturacakları evi kiralamış, büyük çocuklarına iş bulmuştu. Uzun zamandır Asım Bey’in yanında çalışan teyzesinin büyük oğlu Hamdi bir süre onun evinde kalmıştı. Genç yaşta vefat eden Ziya dayısının eşi ve çocuklarıyla ilgilenmeyi de hiç kesmemişti. Maddi sıkıntılarında destek oluyor, sık sık ziyaretlerine gidiyordu.


Hayırseverliği


Asım Bey, yine tabiatı gereği hayırsever biriydi. Kırım’dan yeni geldikleri yıllarda, henüz maddi sıkıntılar yaşarken bile imkanlarını zorlayarak ihtiyaç duyan yakınlarına destek olmak için elinden geleni yapmıştı. Dokuz lira maaşla çalıştığı gençlik yıllarında, her ay maaşının iki lirasını yaşlı ve hasta olan yakınları Bekir Amca’ya veriyordu. Bu yardımını, Bekir amcanın vefatına kadar sürdürecekti.

İhtiyaç sahiplerine yardım edebilmekten, hayır işlerine vesile olmaktan büyük bir haz duyan Asım Bey, aldığı terbiye gereği hayır işlerinde gizliliğe çok önem veriyordu. ‘Sağ elin verdiğini sol el duymamalı’ prensibine sıkı sıkıya bağlıydı. Çocuklarına, “Yaptığın hayır duyulursa teşekkür eden, iltifat eden çok olur. Böylece karşılığını dünyada almış olursun, öbür tarafa bir şey kalmaz. Halbuki Allah rızası için yapılan işlerin karşılığı bu dünyada olmamalı” diyor, davranışının gerekçesini izah eder gibi görünürken aslında onlara sezdirmeden eğitim veriyordu.

Yardım severlik konusunda eşi Zehra Hanım’la birbirlerine çok benziyorlardı. Asım Bey de yardım isteyeni kesinlikle boş çevirmiyordu. Borç verip bilerek unutuyor, borcunu ödeyemeyenlere desteğini sürdürüyordu. Zekâtını en yüksek orandan hesaplıyor, her vesileyle sadaka veriyor, akrabalarını gözetirken dostlarını da unutmuyordu.

İmam Hatip Okulları açılıp yaygın din eğitimi başlamadan önce toplumun dini konulardaki eğitimi, yıllar boyu; Gönenli Mehmet Efendi, Eşref Osmanağaoğulları, Mahmut Bayram, Celal Ökten gibi hocaların insanüstü gayretleri sayesinde mümkün olmuştu. Bu hocaları ve faaliyetlerini destekleyen hayır sahipleri arasında Asım ve Sabri Ülker kardeşler de vardı. İmam Hatip Okulları’na ve ilerleyen yıllarda açılan Yüksek İslam Enstitülerine de düzenli olarak yardım etmiş, eğitime destek veren birçok vakfın kurucuları ve destekçileri arasında yer almışlardı.

Yaptıkları yardımın miktarı Ramazan aylarında artıyordu. Bunu bilen Anadolu’daki cami dernekleri; her sene, cömertliklerinden emin oldukları Ülker kardeşlerin kapısında kuyruk oluyordu. Asım Bey bu yardımları bazen cebinden, çoğu zaman da kardeşiyle birlikte kullandıkları müşterek kasadan yapıyordu. Başka birkaç hayırsever aile gibi, o yıllarda yapılan camilerin tamamına yakınında onların da bir tuğlası vardı. Nadir de olsa bu iyi niyeti istismar eden, dolandırıcılık kastıyla para toplayanlar da oluyordu elbette… Selçuk Bey seneler sonra Ülker’in yardım faaliyetlerinin niteliğini o yıllara şahitlik etmiş birinden dinlemişti. Asım ve Sabri Ülker’i hayırla yad eden muhatabı, “Bütün sene camiye yardım maksadıyla para topluyorduk ama Ramazan ayında Ülker kardeşlerden ve başka birkaç aileden aldığımız yardım, bütün sene cami kapısında topladığımızın birkaç katı oluyordu.” demişti. Asım Ülker, ilk gençlik yıllarından beri bir cami yaptırmayı hayal ediyordu. Bu hayali gerçekleştirmek 1960 yılında mümkün olmuş, cami istedikleri gibi Ramazan ayına yetişmişti. Kardeşiyle birlikte yaptırdıkları bu cami, Maltepe Kışlası yakınlarındaydı. Vakit bulduğunda oraya gidiyor, kimseye görünmeden arka saflarda namaz kılıp sessizce ayrılıyordu. Varlığı farkedilirse minnet ve şükran ifadeleriyle karşılanacağını bildiğinden imamla bile görüşmemeyi tercih ediyordu.

Asım Bey, inşaat tamamlandıktan sonra ilk Kadir gecesinde de oradaydı. Teravih namazını arka saflarda huşu içesinde kıldıktan sonra içini bir hüzün kaplamıştı. İstanbul camilerinin birçoğunda, Kadir gecesinde tekbirler ve dualar eşliğinde Sakal-ı Şerif ziyareti yapılıyordu. Ancak onların camiinde böyle bir imkan söz konusu değildi. Asım Bey Sakal-ı Şerif’ten mahrum olmanın hüznünü yaşarken iri yarı bir adamın safları yararak mihraba doğru ilerlediğini gördü. Adamın arkasında, elindeki bohçayı saygı ve dikkatle taşıyan küçük bir çocuk vardı. Mihraba yaklaştıklarında bohçayı minber merdivenlerinin üst basamağına bırakan adam, imamın kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra geri çekildu. Bir anda heyecana kapılan Asım Bey bohçada Sakal-ı Şerif olduğunu anlamıştı. Nitekim imam efendi biraz sonra müjdeyi vermiş ve Sakal-ı Şerif’i ziyarete açmıştı. Kim bilir belki de Asım Bey’in derin hüznü ve samimi duaları karşılık bulmuştu.

Cami çıkışında adamı bulan Asım Bey, bu kutsal emanetin hikayesini de öğrenmişti. 1958 yılında yapılan meşhur Menderes istimlaklerini esnasında Asım Ülker’in oturduğu Çapa’daki ev ve hemen yakınlarındaki tarihi cami de yıkılmıştı. İçeri doluşan kalabalık caminin halılarını ve diğer kıymetli eşyayı yağmalarken o zat Sakal-ı Şerif’i muhafazasına almış ve evine götürmüştü. Bu kıymetli emanet, yakınlarda yapılacak ilk camiye teslim edilene kadar orada kalmış, nihayet Ülker kardeşlerin yaptırdığı camiyi şereflendirmişti. Asım Ülker hiçbir hayır fırsatını kaçırmıyordu. Bunu bilen kadim dostu Mahmut Bayram Hoca, 1987 yılında bir gün Asım Bey’den kendisini Çamlıca Tepesi’ne götürmesini rica etmişti. “Bakalım bu işte ne hikmet var?” diyerek yola çıkan Asım Bey haklı çıkmıştı. Çamlıca Tepesi’ne ulaştıklarında herkes gibi Boğaz’ı seyretmek yerine aksi istikamete yürüyen Mahmut Hoca, hızla gelişmekte olan Ümraniye’ye gören bir noktada durdu. Bir süre yükselen binaları izledikten sonra ziyaretin sebebini anlatmaya başladı: “Bak Asım Ağabey, hiç minare yok. Buraya bir cami, bir de kız Kuran kursu yaptırsan…” Asım Bey’in olumlu cevabı üzerine Mahmut Hoca bir hafta içinde arsayı ve camiyi yapacak müteahhidi ayarlamıştı. Ancak arsa eğimliydi. Projenin arazinin bu özelliğini ustaca giderek bir mimarın elinden çıkması gerekiyordu. Proje, Selçuk Bey’in bulduğu pek çok camide imzası bulunan tanınmış bir mimara çizdirildi. Caminin altına Mahmut Hoca’nın istediği gibi iki katlı bir Kuran kursu yerleştirilmişti. Kursa, Ferah Caddesi tarafından giriliyordu. Arkadaki yol, üçüncü kattaki camiyle aynı hizadaydı. Plan çok başarılıydı. Mimar, ilerleyen yıllarda aynı projeyi yamaç üzerine inşa ettiği onlarca camide daha uygulayacaktı. Asım Bey bu camiyi, 1987 yılında çocuklarıyla birlikte inşa ettirdi. Kur’an Kursu’nda dini derslerin yanında, isteyen kız öğrencileri dışarıdan lise imtihanına hazırlamak için dersler de veriliyordu. Başörtüsü yasakları sebebiyle çocuklarını okula göndermeyen pek çok aile bu kursa rağbet etmiş, çocuklarını göndermişti. Yıllar içinde yapılan yardımların boyutları ve sayısı bir hayli artmıştı. Faaliyetlerin daha organize bir şekilde ve aksamadan yürümesini isteyen Asım Ülker, eşi ve çocuklarıyla birlikte Çamlıca Kültür ve Yardım Vakfı’nı kurdu. Vakıf, Asım Bey’in sağlığında bir cami daha yaptırdı, pek çok caminin yapımına katkıda bulundu. Çamlıca Kültür Vakfı’nın faaliyet alanı cami yapımıyla sınırlı değildi. Bir ilkokul, bir lise, bir engelliler okulu ve bir yaşlı bakım merkezi de inşa edildi. Sağlık alanında çeşitli hizmetleri de olan Çamlıca Kültür Vakfı, Alibeyköy’de yaptırdığı hastane dışında birçok hastaneye yeni bölümler ilave edilmesini sağladı. Çok sayıda üniversite öğrencisine burs verildi. Hasta ve muhtaçlara yardım edildi. Çamlıca Kültür Vakfı, hizmetleri sebebiyle 2000 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından “Hayır Dalında En İyi Vakıf” seçilmiş, Asım Bey’in rahatsızlığından dolayı, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in takdim ettiği ödülü Genel Müdür Kemal Özpınar almıştı. Adını, Mahmut Bayram Hoca ve Asım Ülker’in Ümraniye’deki kompleksin yerini tespit etmek için çıktıkları Çamlıca Tepesi’nden alan Çamlıca Kültür Vakfı’nın Asım Bey’in vefatından sonra da devam eden faaliyetleri, Asım Ülker’in hayır hanesine yazılmaya devam ediyor.


Asım’ın Titizliği, Temizlik Hassasiyeti, Tedbirliliği ve Bunlarda Bazı Hoş İfratları


Asım Bey’in gizlemeye çalıştığı ama ailesinden saklayamadığı bazı hassasiyetleri vardı. Aşırıya kaçan titizliği, temizlik ve tedbir takıntısı bunların başında geliyordu. Kurallar icat ediyor, bunlara uyulmadığı takdirde sinirleniyor, sert tepkiler veriyordu. İşi konusunda gösterdiği titizlik de bu hassasiyetin göstergelerinden biriydi. Ödemeleri, çek ve senetleri bizzat düzenliyor, kredi vadelerini, müşteri hesaplarını dikkatle takip ediyordu. Herhangi bir sebeple işe gelemeyecek olursa bu işleri sadece Sabri Bey’in yapmasına izin veriyordu.

Bankalar yılsonu bilançolarını düzeltmek için büyük müşterilerinden yüksek meblağlı hatır senedi alıyor, ertesi ay iade ediyorlardı. Asım Bey senetlerin meblağlarını üçe bölerek her birine birer ay farklı vadeler koydurtmuştu. Banka müdürleri bir örneğini daha görmedikleri bu yaptırımı kurum içi eğitimlerde örnek olarak anlatıyordu.

Evinde üç takım pijamayı hazır bulunduruyordu. Birini namaz kılarken, ikinciyi tuvalete giderken ve diğerini yatarken giyiyordu. Evde olduğu günlerde akşama kadar on beş, yirmi kere üstünü değiştiriyor, bilhassa hasta olduğu yaşlılık günlerinde kıyafet değiştirmekten yorgun düşüyordu.

Kıyafet seçimine çok dikkat ediyordu. Kravatlarının elbisesine uygun olması önemliydi. Her sene bir yazlık bir de kışlık takım elbise diktirmeyi adet edinmişti. Kumaşı Sultanhamam’daki tanıdık kumaşçılardan bizzat seçiyordu. Baş ve işaret parmakları arasında hafifçe ovalayarak kumaşın kalitesini yokluyor, kenarını katlayarak ütü tutup tutmayacağına bakıyordu. Renk tercihini genellikle gri, lacivert gibi koyu tonlardan yana kullanıyordu. Tahmin edeceğiniz gibi alelade terzilerle işi yoktu. Civarın en iyi terzisi Makastar Selami’ydi. Ona diktirmeye gücü yetmezse Selami’den ayrılıp kendi dükkanını açan kalfalardan birine, mesela Ahmet Togal’a gidiyordu. Her müşteri bir ceket bir pantolon diktirirken Asım Bey’in siparişlerinde bir ceket, iki pantolon bulunuyordu. İş yerinde giyeceği ceketi tek ya da iki düğmeli, düğün, bayram gibi özel zamanlar için yaptırdığı ceketi ise kruvaze tercih ediyordu. İş yerinde kıyafet değiştirmek gibi bir huyu yoktu, gerekirse ceketin üzerine uzun iş gömleği giyiyordu.

Günlük rutinleri belliydi. Hasta olmadıkça, iş ya da tatil günü ayırt etmeksizin erkenden tıraş oluyor, beyaz gömleğini ve pantolonunu giyiyor, evde kalacaksa bile kravat takıyordu. Kravatını üçgen bağlıyordu. On, on beş kravatı vardı. Her gün bunlardan birini takıyor, sık lekelendiği için sene içinde yenilerini alıyordu. Dedik ya takıntı derecesinde titizdi diye, her gün temiz gömlek giymekle yetinmeyip gün içinde iki defa da gömlek yakası değiştirdiğini bir tek en yakınları biliyordu. Kemer takmayı sevdiği için pantolon askısı tercih etmiyordu. Ayrıca çorabı düşmesin diye baldır jartiyeri de kullanıyordu. Çok yaşlandığında bile iki kişinin götürdüğü tuvalette yüzünü yıkıyor, ardından mutlaka artık çok azalan saçlarını tarıyordu.

Pazar günleri ev genellikle kalabalık oluyordu. Böyle zamanlarda alışverişi Asım Bey yapıyordu. “Titiz” tanımının kapsamına giren bütün hassasiyetlere sahip bir insanın bakkaldan ekmek almayacağını tahmin edersiniz. Düşünsenize, fırınlar günün erken saatlerinde ekmek kasalarını henüz açılmamış bakkalların önüne bırakıyor. Rafa kaldırılmayı bekleyen ekmeklerin üzerine önce arabaların kaldırdığı toz düşüyor. Ardından başıboş sokak köpekleri sıcak ekmek kokusunun cazibesine kapılıp burunlarını kasanın içinde bir güzel dolaştırıyor. Asım Bey’in kafasında bu senaryo bütün ayrıntılarıyla canlanıyor olmalıydı ki fırına gidip henüz dokunulmamış ekmekleri kendi elleriyle seçmekten zevk duyuyordu. Aldığı ekmekleri yanında götürdüğü gazete kağıtlarına itinayla sarıp arabaya yerleştiriyordu. Öyle dikkatliydi ki gazetenin ekmeğe temas eden tarafıyla koltuğa değen kısmını katiyen karıştırmıyordu. Evde işlerin biraz karıştığını itiraf edelim. Çocuklar, babalarının tavizsiz hassasiyetine saygı duysalar da bildiklerini okuyor, mutfakta kısık sesle yapılan ‘kağıdın tersi düzü’ tartışması hiç bitmiyordu. Ama Asım Bey’in bundan haberi yoktu. Hata yapıldığını fark etse kıyamet kopardı ve tüm ev halkı bunun farkındaydı. O tarihlerde gazete kağıdı temiz kabul ediliyordu. Okunan gazeteler atılmıyor, kesekâğıdı yapılmak üzere sembolik fiyatlarla bakkallara satılıyordu. Piyasanın sürekli ihtiyaç duyduğu kese kağıtlarını genellikle emekli beyler ve yaşlı ev hanımları kayda değer bir ücret karşılığında hazırlıyordu. Kesekâğıdı yapımında yapıştırıcı olarak kullanılan kola, pişmiş hamurdan elde ediliyordu. Üç ayrı boyu olan kese kağıtları tam sayfa, yarım sayfa ve çeyrek sayfadan yapılıyordu ve bakkallar her türlü kuru gıda ve gıda dışı kuru ürünleri bu ambalajlara koyarak müşteriye veriyordu.

Asım Bey esnaf lokantalarında yemek yemeği çok seviyordu. Ve elbette yemeğin lezzeti kadar mekanın temizliğine de dikkat ediyordu. Geliştirdiği kendine has kriterlerle daha önce gitmediği yerlerde bile iyi lokantayı bulmakta ustalaşmıştı. Eleme kriterlerinden biri, garsonun elinde tutup her yere sürdüğü bezdi. Bu bezden nefret ediyor, masanın üzeri onunla silindiyse temizlendiğine ikna olmuyordu. Çatal ve kaşıkların masaya konmasını istemiyor, tabağa konulmasında ısrar ediyordu. Garson gaflette bulunup masaya koyduysa değiştirmeyi göze almalıydı. Aynı hata tekrar edildiğindeyse hiç düşünmeden kalkıp gidiyordu.

Mekan, ilk elemeyi geçse bile değerlendirme yemek gelene kadar devam ediyordu. Yemeği servis eden garsonun başparmağını tabağın üzerine koyması affedilmez hataydı. Bıkıp usanmadan garsonlara tabağın nasıl tutulması gerektiğini anlatıyordu. Su bardağının temizliği ayrı bir önem arz ediyordu. Askerdeyken kininli suyu kendi bardağıyla içmek isteyince başına gelen önceki bölümde anlatılmıştı. O disiplin içinde bile prensiplerinden vazgeçmeyen Asım Bey, günlük hayatta en yakınları dâhil kimsenin bardağından su içmiyordu. Evi hariç hiçbir yerde bardağın dış yüzünün temiz olamayacağına inanıyordu. Bu nedenle bardağın dış yüzüne kesinlikle ağzını değdirmiyor; suyu, alt dudağını da bardağın içine sokarak içiyordu. Aynı kural şişeden içilen su ve meşrubatlar için de geçerliydi.

İstanbul’da yoğun mesaisi sebebiyle ailesiyle yeterince vakit geçiremeyen Asım Bey, imkan bulduğunda bazı seyahatlerine çocuklarını da götürüyordu. Karadeniz’e yaptığı böyle bir seyahatte, Trabzon’da bir otelde konaklamışlardı. Betül henüz ilkokul çağındaydı. Yemek esnasında dalgınlıkla elindeki ekmek dilimini masanın üzerine bırakmış daha kendisi fark etmeden babasına yakalanmıştı. Kızının bu davranışına çok sinirlenen Asım Bey ona bir şey dememiş ama öfkesine mani olamayarak elindeki ekmeği beşinci katın penceresinden sokağa fırlatmıştı. Sakinleştiğinde yaptığına pişman olsa da artık çok geçti. Bu Trabzon seyahatine meşhur Karadeniz vapuruyla gitmişlerdi. Asım Bey Deniz Yolları İşletmeleri’ne ait vapurların lokantalarına hayrandı. Temizliği, masa düzeni, garsonların tabak tutuşu, yemek kalitesi… İşletme her şeyiyle mükemmeldi. Yemek sonunda meyve ikram ediliyorsa yanında bir tas da su getiriliyordu. Çoğunluk suyun amacını anlamıyor, kimi içiyor, kimi meyveleri içine sokup yıkamaya çalışıyordu. Asım Bey’se şeftaliyi soyduktan sonra parmaklarını bu suyla temizlerken duyduğu memnuniyetten mest oluyordu. Vapurlardaki titizlikle işletilen Kadıköy Liman Lokantası da Asım Bey’in severek gittiği yerlerdendi.

Ülker yılları boyunca Türkiye’nin her yerine iş gezilerine giden Asım Ülker’in seyahat anıları ayrıca ele alınmayı hak etse de söz titizlikten açılmışken bir tanesini burada paylaşalım. Güneydoğu illerinden birine yaptığı bir seyahatte, bir müşteri Asım Bey’i evine yemeğe davet etmişti. Ev sahibi yemeğe başlarken bütün misafirlere birer beyaz peçete dağıtmış, hiç beklemediği bu temizlik Asım Bey’in çok hoşuna gitmişti. Ne yazık ki duyduğu hayranlık masanın etrafındakilerin peçetenin kenarını koparıp ağızlarına atmalarıyla yerini hayal kırıklığına bırakacaktı. Asım Bey’in peçete sanarak itinayla üzerine serdiği şey odanın bir kenarına, altına bez bile serilmeden istiflenen yufka ekmekti. Eve döndüğünde çocuklarına anlattığı bu hikaye herkesi çok güldürmüştü. Pazar günleri evde balık yapılmasını çok seviyordu. Balıkların saat kaçta tezgaha konduğunu biliyor, ilk müşterilerden biri olarak günlük taze balık alıyordu. Balığın tazesini bayatından bir bakışta ayırdığından balıkçıyla önden anlaşıyor, itinayla seçip temizlettiği balıkları pişirmek üzere eve götürüyordu. Çok sık olmasa da onun gibi dikkatli birini bile şaşırtacak el çabukluğuna sahip esnaf da çıkıyordu tabii. Bir seferinde eve getirdiği paketi açıp bayat balıkla karşılaştığında, balıkçının tezgahın altında taze balığı bayatıyla değiştirdiğini anlayıvermişti. Bu acı tecrübenin sonucu olarak o günden sonra bir daha tanımadığı balıkçıdan alışveriş yapmadı. Balık alışverişinde genellikle çocuklarından biri de ona eşlik ediyor, tezgah başında balık seçmenin inceliklerine dair uygulamalı ders alıyordu. Bu alışverişlerden birinde babasına eşlik eden Faruk paketi teslim aldıktan sonra babasının kulağına eğilip “Bu adam bizi kazıklıyor” deyince, Asım Bey “Benim neden en kaliteli balıkları alabildiğimi şimdi anladın mı?” diyerek yediği kazığın farkında olduğunu ama balıkçı iyi balık verdiği için bilerek ses çıkarmadığını ifade etmişti.

Balık salatasız olmaz elbette. Onların evindeki balık sofrasında da salata eksik olmuyordu ve bu salatayı, malzemenin iyice yıkandığından emin olmak için bizzat Asım Bey yapıyordu. Eve getirdikten sonra tekrar temizlediği balıkları bir kenara koyduktan sonra marulu en küçük yapraklarına kadar tek tek yıkıyor, kırmızı turp, salatalık ve rokayla hazırladığı salatayı zeytinyağı ve limonla lezzetlendirerek masaya yerleştiriyordu. Bu esnada mutfağın baştan aşağıya ıslandığını, tezgahta bir bardak koyacak yer bile kalmadığını da ekleyelim ki manzarayı gözünüzde canlandırmanız kolay olsun. Her hafta aynı senaryo tekrarlansa da Asım Bey’in işi bitmeden kimse mutfağa girmeye cesaret edemiyordu. Eşi çıktıktan sonra mutfağı devralan Zehra Hanım önce ortalığı temizliyor, yerleri kuruluyor ancak ondan sonra balık pişirmeye başlıyordu. Abdest ve namaz konusunda da her konuda olduğu gibi belki de daha fazla titizlik gösteriyordu. Namazdan sonra seccadesini katlarken baş kısmıyla ayak kısmının bir araya gelmemesi şarttı. Eve gelen misafir namaz kıldıysa seccadeyi rastgele toplayacağı korkusuyla tetikte bekliyordu. Zahmete girmelerine engel olmak ister gibi görünse de seccadeyi katlamalarına mani olmasının asıl sebebi baş ve ayak kısımlarını üst üste getirecekleri endişesiydi. Hazır bekleyen çocukları namaz biter bitmez fırlayarak seccadeleri babalarından öğrendikleri usulle katlıyordu.

Bilhassa sık sık çıktığı seyahatlerde seccadesini bavula yerleştirirken fırından aldığı ekmeklere yaptığı gibi yere gelen tarafını ayrı bir bezle sarıyor, böylelikle bavuldaki diğer eşyalara temas etmemesine dikkat ediyordu. Eşinin huyunu bilen Zehra Hanım, en ufak bir dikkatsizlikte işiteceği sitemi bildiğinden bavul hazırlama işine karışmamayı tercih ediyordu. O yıllarda şehir hatları vapurlarındaki çay ocaklarında musluk, dolayısıyla akan bir su yoktu. Kirli bardaklar küçük bir leğene yatırılıyor, oradaki bütün gün değiştirilmeden kullanılan iki parmak suda çalkalandıktan sonra tekrar kullanılıyordu. Asım Bey’in bu manzara karşısında ne hissettiğini tahmin edersiniz. “Bardaklar yıkanmasa bir kişinin tükürüğü bulaşır ama o leğende herkesin tükürüğü karışıyor” diye düşündüğü için şehir hatları vapurlarında kesinlikle çay, kahve içmiyordu.

Ofisini fabrikaya taşıdıktan sonra, öğle yemeklerini işyerinde karavanadan yemeye başlamıştı. Çalışanlarıyla birlikte kuyruğa giriyor, sırası gelince yemek alıyordu. Kendisine özel masa hazırlamasını, servis yapılmasını istemiyor, boş bulduğu bir masaya oturuyordu. Yemekten önce ellerini itinayla yıkamış oluyordu elbette. Ofisten yemekhaneye doğru giderken çalışanlar saygı icabı koşar adım geliyor, elini sıkmak ya da öpmek istiyorlardı. Elini hiçbir zaman öptürmeyen Asım Bey, yemeğe gitmek üzere hazırlandığı için el sıkmak da istemiyor, yine de tokalaşmak zorunda kalırsa kimseye sezdirmeden söylene söylene geri dönüp tekrar ellerini yıkıyordu. Elini sıktığı kişi sevdiği biriyse söylenirken “Mendebur!” kabilinden bir şeyler mırıldandığını anlamak mümkündü. Hoşlanmadığı biriyse insaf etmiyor, kullandığı en hafif ifade “Cenabet herif!” oluyordu. Ve ne yazık ki bu hadisenin birden fazla yaşandığı gün sayısı hiç de az değildi.

İlaçlarının elle verilmesine de haklı olarak çok sinirleniyordu. Temiz bir tabak, hiç değilse kâğıt peçete üzerine konulmasını istiyordu. Hastalığının çok ağırlaştığı günlerde bile bu ısrarından vazgeçmemişti.

Yaşlılığında, artan ağrılarına iyi geldiği için fırsat buldukça eşi Zehra Hanım’la birlikte kaplıcalara gidiyordu. Yine böyle bir seyahatte Sandıklı civarında bir kaplıcayı tercih etmişlerdi. Tesisin kaplıca suyuyla dolu büyük havuzuna çoluk çocuk herkesin dolmasından rahatsız olmuş, yüzmeyi çok sevmesine rağmen havuza girmekten vazgeçmişti. Havuz kenarında durup etrafa izlerken çocukların suda tuvalet ihtiyaçlarını gidermiş olma ihtimalini düşünerek bir yandan gülüyor, bir yandan sinirleniyordu. Bu şartlar altında o suya girmesi mümkün değildi. Yüzmekten ümidini kesmişti. Bir gün suyu boşaltılan havuzun temizlendiğine ve temiz kaplıca suyuyla yeniden doldurulduğuna şahit oldu. Dünyalar onun olmuştu. Doldurma işlemi sabah erken saatlerde bitecekti. Asım Bey için bulunmaz fırsattı. Herkesten önce gidip temiz suyun tadını çıkarmaya karar verdi. Sabah namazından sonra henüz diğer misafirler hareketlenmemişken mayosunu giyip boş havuza koştu. Suya yavaş yavaş girmekten hoşlanmıyordu. Hep yaptığı gibi balıklama daldı. Duyduğu mutluluk suyla temas ettiği anda yerini acıya bırakmıştı. Yeni doldurulan su neredeyse kaynama derecesindeydi. Yüzülecek sıcaklığa gelmesi için üç gün beklemek gerekiyordu. Ancak Asım Bey bunu yaşadığı acı tecrübeden sonra öğrenmişti. Girdiğinden daha büyük bir hızla kendini dışarı attı. Kendisi ile dalga geçmeyi çok seven Asım Bey bu hatırayı gülerek anlatıyordu.

Müzmin titizliği çoğu zaman makul tedbirler almasıyla sonuçlansa da vesvese seviyesine ulaştığında böyle komik hatalar yapmasıyla da sonuçlanabiliyordu. Bu vesveseli tabiatı sebebiyle Şakire Hanım oğluna “Kırk vesvese” adını takmıştı.


Israrcılığı ve Kararlılığı


Hacı İslam Efendi ve ailesi henüz Kırım’dayken uzunca bir süre peş peşe depremler yaşanmış, bu dönem boyunca tüm halk çadırlarda kalmıştı. Asım Bey o günleri unutmamıştı. 1990’lı yılların sonlarında, çocuklarına deprem çadırı alıp Altunizade’deki evin bahçesine kurmaları konusunda ısrar etmeye başladı. Her seferinde “Tamam baba!” deseler de mevzuyu yeterince ciddiye almıyor, Asım Bey’e de unutturmaya çalışıyorlardı. Çocuklarından ümidini kesen Asım Bey en nihayet şoförü Mürsel’e Manifaturacılar Çarşısı’ndan, en büyüklerinden iki çadır aldırdı. Dört köşeli devasa çadırların iki odalı olanı Selçuk Bey ve ailesi, tek odalı olanı ise Betül Hanım’lar içindi. Çocukları bu kez meseleyi “Gerekirse kurarız.” diye ertelemeye çalışıyordu ancak Asım Bey kararlıydı. Şoför ve bahçıvana iki çadırı da kurdurdu. İçlerine birer paket tuvalet kâğıdı, birer bidon su koydurmayı da ihmal etmedi. Ev halkı gelip giden misafirlere mahcup bir edayla açıklama yapıyordu; “Asım Bey zorla kurdurdu. Deprem olacakmış, biz de burada kalacakmışız!” Sökme teşebbüsleri de kâr etmemişti. Çadırlar aylarca boş kaldıktan sonra, 17 Ağustos 1999’da Kocaeli-Gölcük depremi meydana geldi. İstanbul depremi tüm şiddetiyle hissetmişti. Selçuk Bey ve Betül Hanım aileleriyle günlerce Asım Bey’in ısrarı neticesinde kurulan bu çadırlarda kaldı. O günlerde Altunizade’de olan Asım Bey’se evde kalmayı tercih etmişti. Zira çadırda sıkı sıkıya bağlı bulunduğu titizlik ritüellerini uygulaması mümkün değildi.

Titizliği gibi ısrarcılığı da fırkalara konu olacak hadiseler yaşanmasına sebep oluyordu. Ülker’in sendikalarda yoğun mücadele içinde olduğu bir dönemdi. Grevler işlere büyük zarar veriyordu. Sendikaların verdiği cesaret sebebiyle işçilerin disiplini her geçen gün azalıyordu. Uzun bir süredir direnişlerle, grev ve boykotlarla uğraşıyorlardı. Problemi çözmesi beklenen merci sendikaydı ancak Ülker’in üye olduğu Türkiye Gıda İşverenleri Sendikası işini ciddiyetle yapmıyordu. O güne kadar yönetim kurulu üyeliğini devam ettiren Sabri Bey, bu görevini Ankara’dan dönen yeğeni Faruk’a devretmişti. Ülkenin büyük gıda firmalarının üye olduğu sendikanın en genç üyesi Faruk Berksan, iş kanunları, sendikal olaylar ve sözleşmeler konusunda bilgi sahibiydi. Görevi amcasından devraldıktan sonra bir müddet toplantıları izlemekle yetinen Faruk Bey, etkili bir karar alınamadığını görüyordu. Hâlbuki aynı günlerde Maden İşverenleri Sendikası tüm üyelerinin katılımıyla toplu sözleşme yapmayı başarmıştı. Üstelik müzakereler devam ederken işyerlerinde disiplin bozulmamış, üretim devam etmişti.

Grup sözleşmesi yapmayı teklif ediyor ama kimse kurulun bu genç üyesini ciddiye almıyordu. Sendikaya üye şirketlerin ücret politikaları arasında ciddi farklar vardı. Turyağ’ın ücretleri çok yüksekti. Pınar Süt sendikayı ciddiye almıyor, bağımsız hareket ediyordu. Otuz kadar un değirmeninin ücretleriyse çok düşüktü. Grup sözleşmesi yapılması durumunda bilhassa değirmenler çok zarar edecekti. Sendikanın başkanı da değirmen sahibi olduğundan çözümü erteliyor, görüşmeler bir türlü sonuçlanamıyordu. Faruk Bey görüşmelerin sonuçsuz kalmasından endişe duymaya başlamıştı. Başka çare kalmayınca Sabri Bey’in de desteğiyle toplu sözleşme kararı alınmazsa sendikadan ayrılacakları restini çekti. Kent Gıda gibi büyük birkaç şirket daha Ülker’i destekleyince mecburen toplu grup sözleşme çalışmaları başladı. Konu çok ciddi olsa da toplantılarda gerekli disiplin sağlanamıyordu. Yönetim Kurulu üyelerine telefonlar geliyor, cep telefonları henüz icat edilmediğinden konuşmak için sekreterin odasına giden üye geri dönene kadar toplantıya ara veriliyordu. Görüşme yeniden başladığında bu kez başka bir üye telefona çağırılıyor, bir türlü ilerleme kaydedilemiyordu. Yine benzer sahnelerin yaşandığı bir toplantıda Faruk Bey dayanamayıp sekreteri çağırdı ve toplantı bitinceye kadar kimseyi telefona çağırmamasını söyledi. Toplantıda Kent Gıda’nın ortağı ve efsane başkanı Yakup Tahincioğlu ve aynı zamanda sendika başkanı da olan sektörün en büyüklerinden Ayvansaray Un Değirmeni’nin sahibi Nazım Düzenli de vardı. Nazım Düzenli, Harbiye Nazırlarından Nazım Paşa’nın torunuydu. Faruk Bey’in bu çıkışı yaşça bir hayli büyük olan bazı üyeleri rahatsız etmişti ancak sendikanın en prestijli firmasını temsil ediyor oluşu hafifletici bir etkendi.

Toplantı tekrar başlamıştı ki sekreter tekrar göründü. Bu kez telefon Faruk Berksan içindi. Fakat Faruk Bey öfkelenmişti; “Daha beş dakika önce toplantı bitinceye kadar telefon bağlamamanızı söyledik!” Sekreter çaresiz odadan çıktı ancak biraz sonra kapı tekrar açıldı. “Efendim, telefon babanız Asım Bey’den!” dedi. Faruk Bey kararlıydı, kendi koyduğu kuralı çiğnemeyecekti. “Lütfen kendisine söyleyin, önemli bir toplantıdayız. Toplantıdan sonra arayacağım.” Ama Asım Bey oğlundan daha da kararlıydı. O görüşme yapılacaktı. Sekreter bir defa daha gelerek “Efendim çok ısrar ediyor, çok da sinirli!” dedi. Faruk Bey mahcup olmuştu ama iş de inada binmişti. Cevabını tekrarladı, “Gelemem! Toplantıdan sonra!” Sekreter arada kalmıştı ancak belli ki Asım Bey’e itiraz etmektense oğlundan azar işitmeyi tercih ediyordu. Kapı bir kez daha açıldı; “Efendim bana çok bağırıyor. ‘Faruk’a vermezseniz derhal oraya geleceğim, toplantıya gireceğim’ diyor.” Toplantı düzeni alt üst olmuştu. Kurulun yaşça büyük üyeleri, “Telefona bak, her halde çok önemli bir şey var.” deseler de Faruk Bey aslında “Bu işler senin dediğin gibi olmaz” demek istediklerini anlamıştı. Son derece mahcup şekilde odadan çıkıp telefonu aldı; “Buyur Beybaba!” Sekreterin yaptığı açıklama Asım Bey’i tatmin etmemişti. Telefonun bağlanmama gerekçesini bir de oğlundan dinlemek istiyordu. “İş sözleşmelerini karara bağlamak için çok önemli bir toplantı yapıyoruz. Telefon bağlanmamasını ben söylemiştim. Buyurun önemli bir şey mi vardı?” Bunca ısrardan sonra fıkralara konu olacak, “Sinirimden ne diyeceğimi de unuttum!” cevabını veren Asım Bey telefonu oğlunun yüzüne kapatmıştı… Zehra Hanım’la evlenmek için bütün ailesini karşısına alması ve senelerce kararından vazgeçmemesi, çok istediğini bilmesine rağmen Betül’ü liseye göndermemesi ve hiç istememesine rağmen Kamil Karagöz’le evlendirmesi, ablasına ve bazı akrabalarına ortak ev aldırmak için Sabri Bey’le karşı karşıya gelmeyi göze alması hep bu ısrarcı ve kararlı tabiatı sebebiyleydi.
Tez Canlılığı

Asım Ülker’in ayırt edici vasıfları titizlik ve ısrarcılıktan ibaret de değildi. Çocukluğundan beri çok hareketli bir kişiliğe sahipti. O kadar ki annesi Şakire Hanım bu huyuna da bir karşılık bulmuş, oğluna “kurtlu” lakabını takmıştı. Önleyemediği ayak titretme tiki bu hareketli tabiatının tezahürüydü. Orta yaşlılığında bile merdivenleri ikişer ikişer çıkarmayı bırakmamıştı. Pantolonunu ve pijama altını ayakta giyiyor, oturarak giyenler tembellikle itham ediyordu.

Vapur daha iskeleye yanaşmadan ilk atlayan o oluyor, tramvay hareket etmişse sonrakini beklemek yerine koşarak son vagona atlıyordu. İneceği yer iki durak arasındaysa durağa ulaşmayı da beklemiyor, hareket halindeki tramvaydan atlıyordu.

Cankurtaran’da oturdukları dönemde eve bazı akşamlar trenle geliyordu. O zamanlar henüz üç yaşında olan ve annesiyle birlikte istasyona giderek babasını karşılayan Selçuk, her seferinde babasını trenin basamağında olduğunu ve tren durmadan atladığını görüyordu. O günleri hayatı boyunca unutmayacaktı.


Dalgınlığı


Asım Bey’in disiplinli, planlı kişiliğiyle hiç uyuşmayan bir özelliği daha vardı. Müzmin dalgınlardandı. Dalgınlığı sebebiyle başına gelen olaylar bazen gülümsetiyor bazen de bir hayli heyecana sebep oluyordu. Bir gün Kapalı Çarşı’da yürürken karşıdan gelen bir adamın şemsiyesini açık unuttuğu görüp ona gülmüştü. Birkaç saniye sonra yanından geçen adamla çarpışınca kendi şemsiyesinin de açık olduğunu farketmişti. Daha önce anlattığımız gibi dalgınlığı sebebiyle kendi nikahına bile geç kalmıştı.

Asım Bey 1955 yılında annesiyle birlikte Hac yolculuğuna çıkmıştı. Bindikleri uçağın ilk durağı Mısır’dı. Aktarma için beklerken namaz vakti girdi. İtinayla abdest tazeleyen Asım Bey heyecanlıydı, birkaç saat sonra kutsal topraklarda olacaklardı. Namazını kıldıktan sonra annesiyle birlikte biniş kapısına doğru ilerlediler. Evrak kontrolü için pasaportunu ararken pasaport, bilet ve bütün parasını koyduğu çantanın olmadığını farketti. Paniklemişti. Çantayı nerede unuttuğunu bilmiyordu. Abdest aldığı yerde bırakmış olabilirdi ama oraya gidip dönecek vakit yoktu. Uçağı kaçırabilirdi. Zaten para dolu çantayı bulan olduysa muhtemelen iş işten geçmişti. Hac macerası oracıkta sona erebilirdi. Ne yapacağını düşünürken Afrikalı bir gencin arkasında saygıyla beklediğini farketti. Asım Bey’in kaybettiği çantasını elinde tutan delikanlı, tebessümle kendisine bakıyordu. Nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen Asım Bey çok şaşkındı. Delikanlı çantayı teslim ettikten sonra gözden kayboldu. Kim bilir kimdi? Ne zamandan beri onu takip ediyordu? Bu muamma belki de Asım Bey’e Hac’cını tamamlaması için verilen bir hediye, ilahî bir işaretti…

Asım Bey örneğinde olduğu gibi Hac niyetiyle yola çıkanın yolda kaldığına pek rastlanmıyordu. Bunu iyi bilen Asım Bey ve annesi de elbette menzillerine varacaktı. Nitekim beklenmedik bir yardımla karşılaşmış ve muhtemel bir talihsizliği ucuz atlatmışlardı. Kendisininkine benzer başka hikayeler de vardı. Yahya Efendi Dergahı’nın son şeyhi Abdulhay Efendi’nin yaşadıklarını bizzat ondan dinlemişti ve zaman zaman yakın çevresine anlatıyordu. Abdulhay Efendi, Asım Bey’in yakın dostu Berber İrfan’la birlikte Hac yolculuğuna çıkmıştı. Uçakla Kahire’ye kadar gitmişlerdi, aktarma yapmaları gerekiyord

© Çamlıca Vakfı — Tüm Hakları Saklıdır