ÜLKER’ in Doğuşu 2. Kısım

1950 - 1955

Sabri Bey’ler kendi evlerine çıktıktan kısa bir süre sonra, 31 Ocak 1950’de Asım Bey’in üçüncü çocuğu Ömer Faruk dünyaya gelir. Zehra Hanım’ın anlattığına göre Faruk ‘perdeli’ yani plesantayla doğmuştur. Bebek, doğumdan sonra açılan perdenin içinden, yıkanmasına bile gerek olmayacak şekilde tertemiz çıkmıştır. Ebesi, Zehra Hanım’a “Bu çocuğa dikkat et, özen göster!” diye nasihatte bulunur.

1950’nin ikinci güzel haberi Faruk’tan 6 ay küçük olan Sabri Bey’in ilk kızı Ahsen’in doğumudur. Çocuklukları bir arada geçen Faruk ve Ahsen, birlikte oynamayı seven iki iyi arkadaştır. Çocukların, yeni konuşmaya başladıklarında bazı harfleri telaffuz edememesi görülmedik şey değildir. Ancak söylenemeyen harf genellikle ‘r’ olurken Ahsen f ve p harflerini söyleyememektedir ve bu çocukça maluliyetten çok sevimli manzaralar doğmaktadır. Bir gün kafasını kapıya çarptığını anlatırken, “Kakam kakuya çarptı.” diyerek herkesi kahkahaya boğan küçük kız, beşikten arkadaşı Faruk’un ismini de telaffuz edememektedir. O yıllarda bütün aile Faruk’a, Ahsen’i takliden ‘Karuk’ diye seslenmektedir.

Taşınma sırası Asım Bey’e gelmiştir. Aile, Faruk’un doğumundan bir süre sonra Sultanahmet parkı yakınlarındaki İbrahim Paşa Sarayı’na komşu olan Mutlu apartmanının orta katına taşınır. Büyükanne ve Efendibaba Sabri Beylerle birlikte yaşayacaktır.

Sabri Bey, 1951 senesinde İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın kardeşi Nurettin Gökay’ın Laleli’deki Nurgök apartmanına taşınır.

Sabri Ülker kitabında işletmenin 1944 yılında sıfırdan kurulduğu anlatılsa da yukarıda verdiğimiz detaylar işi aslının öyle olmadığını ortaya koyuyor. Sabri Bey’in Ülker’e çok büyük katkıları olduğu inkar edilemez elbette. Ancak Asım Bey’in Kırım’dan geldikleri 1929 senesinden 1944’e kadar yaptıkları ve yaşadıkları yok sayıldığında Ülker’in üzerine inşa edildiği temel de yok sayılmış olacaktır. Asım Berksan’ın 1944’e kadar edindiği bilgi, tecrübe, itibar, müşteri ve sermaye olmadan Ülker niteliğinde bir işletmenin kurulamayacağı insaf sahipleri tarafından anlaşılacaktır. Söz konusu çalışmada, Asım Bey’in anlatılmamış olması hem yazarlar hem de okurlar açısından büyük bir eksikliktir.

Parasko Ortaklıktan Çıkarılıyor

Yukarıda anlattığımız şirketin imalat defterinin çalınması hadisesi, Parasko Usta’ya duyulan güvene ciddi bir darbe vurmuştur. Her şeye rağmen bir müddet daha birlikte çalışmaya devam ederler. Sabri Bey Parasko’nun zaten bildiği işini daha iyi öğrenmiş hatta yerine eleman da yetiştirmiştir. Sürenin uzaması zarar gören ilişkiyi düzeltmeye yetmeyince, Parasko 1953 yılında hisselerini satarak ortaklıktan ayrılır. Bundan sonra Sıraselviler’de açtığı pastaneyi işletecektir. Sabri Bey artık zamanının çoğunda Sirkeci’deki şekerleme imalathanesindedir. Bisküvi imalatında rutin işleri Alaattin Usta halletse de önemli meselelerde kararı Sabri Bey vermektedir.

1953 senesinin en önemli hadisesi, hiç şüphesiz Hacı İslam Efendi’nin vefatı olur. 80 yaşındaki Efendibaba, böbreklerinden rahatsızdır. Üremi’ye sebep olan böbrek yetmezliğinin tedavisi mümkün olmamıştır. Selçuk, yaşananları hatırlayacak ve anlamlandıracak yaştadır. O Cuma günü yaşananları yıllar sonra bile hatırlayacaktır; “Bütün aile Efendibaba’nın yanındaydı. Bir süre ellerine baktıktan sonra namaza gitmek için hazırlanan babama ve amcama, “Tırnaklarım morarmaya başladı. Çabuk gelin” dedi. Çok metindi. Babamlar beni yakındaki bir akrabanın evine bırakıp Cuma namazına gittiler. Farzdan sonra hemen dönmüşler. Efendibaba’nın durumu ağırlaşıyormuş ama kendindeymiş. Babam Yasin okumaya başlamış. “Selamün kavlen min rabbi’r-rahim” ayetine geldiğinde büyükannem babamı durdurarak “Tamam!” demiş. Cenaze namazı Sultanahmet’teki Firuzağa camiinde kılındı. Efendibaba bu camiyi çok severdi. O civarda otururken sabah namazlarını orada kılardı. Cenaze Topkapı Kozlu kabristanına defnedildi.”

Pazarlama başarısı için lezzetli ve kaliteli ürün üretmek yetmiyor, ilgiyi artıracak yöntemler geliştirmek gerekiyordu. Ambalajın içine mâni yazmak, kupon karşılığı ya da çekilişle hediye vermek pek çok firmanın başvurduğu yöntemlerdi. Sabri Bey’in üretilmesine karar verdiği ve adını, okuduğu bir polisiye romandan aldığı Dido için de benzer bir pazarlama stratejisi geliştirilmişti. Asım Bey’in teklifiyle ambalajların içine bir çocuk hikayesi serisi için kupon yerleştirildi. Her çikolatadan bir kupon çıkıyor, seriyi tamamlayanlar ayrıca 30 adet Miele marka bisikletin hediye edileceği bir çekilişe katılma hakkı kazanıyordu. Başvuru süresinin sonunda, noter huzurunda kura çekildi ve talihliler belli oldu. Bu kampanya çok ses getirmiş, Dido’nun satışları artmıştı. Üretimi zor olan Dido, ileride anlatılacağı gibi, tekniği 1980’lerde Selçuk Berksan tarafından çözülecek olan Kit-Kat’a benziyordu. Çekilişi kazananlardan biri bisikleti almaya gelmeyince bir müddet bekletilen o bisiklet, dördüncü sınıfı bitiren Selçuk’un karne hediyesi olmuştu.

Asım Bey, o sene Erenköy’de, eskiden Suphi Paşa’ya ait olan konağın iki oda, mutfak ve banyodan ibaret olan müştemilatını yazlık olarak kiraladı. Ana binadaki odalarda da başka aileler kalıyordu. Yaz boyu işe buradan gidip gelecekti. İlk günün akşamında eve döndüğünde gördüğü manzaraya hem biraz kızmış hem de üzülmüştü. Selçuk merakına mani olamamış, bisikleti tamamen sökmüştü. Asım Bey, “Bisiklet gitti” diye düşünürken 11 yaşındaki Selçuk, ileride başarılı bir mühendis olacağının ilk işareti kabul edilebilecek bir maharetle parçaları

aslına uygun şekilde toplamayı başarmıştı. O yaz en büyük eğlencesi, arkasına oturttuğu 7 yaşındaki Betül ve önüne oturttuğu 3 yaşındaki Faruk’la Erenköy çarşısına gidip gelmekti.

Çocuklarla birlikte hayatlarındaki hareket ve heyecan da büyüyordu. Yine o yaz arkadaşıyla birlikte bahçede oynayan Betül, süs havuzunun içinde bir çift çocuk ayağı görmüş, kızların çığlıklarına yetişen birkaç çocuk havuzda baş aşağı duran Faruk’u sudan çekip çıkarmıştı. Büyük bir talihsizliğe dönebilecek bu hadise, şans eseri ucuz atlatılmıştı.

Çocuklar denizin ve henüz İstanbul’un sayfiyesi sayılan Erenköy’deki telaşsız hayatın tadını çıkarırken, yıllardır Eminönü – Sultanahmet güzergahında yaşayan Asım Bey de yeni dostluklar kuruyordu. Sabah namazlarını genellikle Zihni Paşa camiinde kılan Asım Bey, burada büyük bestekar Yesari Asım Arsoy’un okuduğu ezanlardan büyük zevk alıyordu. Caminin imamı ve müezzini de musiki ehli kimselerdi. Camiye çoğunlukla karşı konaktan çıkan bir beyle beraber gidip gelir olmuştu. Yol boyu sohbet ediyor olsalar da birbirlerinin ismini sorma gereği duymamışlardı. Seneler sonra bir iftarda karşılaşıp tanıştığı bu zat, Anavatan Partisi İstanbul İl Başkanı Eymen Topbaş’ın babası, iş adamı Mustafa Topbaş’ın amcası idi.

Ülker Soyadı Oluyor

Marka bilinirliği arttıkça müşteriler ziyaret beklemeden mektupla sipariş vermeye başlamışlardı. Bu siparişler esnasında dikkat çeken yaygın bir hata vardı. Bazı müşteriler isim hanesine “Asım Berksan, Sabri Berksan ve Ortakları” yerine “Asım Ülker, Sabri Ülker ve Ortakları” yazıyordu. Cadde ismi de yazmazlarsa mektuplar ya iade ediliyor ya postada kayboluyordu. Bu problem o kadar sık yaşanıyordu ki başka çare bulamayan iki kardeş, 1954’te Berksan olan soyadlarını Ülker’le değiştirme kararı aldı. Şirketin ismi artık Asım Ülker, Sabri Ülker ve Ortakları Koll. Şti. olacaktı.

1954 senesinde Selçuk İstanbul Erkek Lisesi’ne başladığında Asım Bey Çapa’ya, babasının okuduğu Darülmuallimin’in çok yakınındaki sobalı bir apartmana taşınmıştı. Bir benzincinin üst katındaki daire büyükçe olmasına rağmen kışın hole kurulan soba bütün evi ısıtıyordu. Yer değişikliği sebebiyle Betül de üçüncü sınıftan itibaren Çapa İlkokulu’na devam edecekti.

Büyükanne Şakire Hanım Hacı İslam Efendi’nin vefatından sonra Sabri Bey ve eşiyle birlikte yaşamayı tercih etmişti. O sene gelini Güzide Hanım’la aralarında geçen büyük bir anlaşmazlık sebebiyle kararını değiştirip Asım ve Zehra çiftinin evine taşındı. Betül, büyükannesiyle oda arkadaşı olmuştu. Şakire Hanım evden ayrıldıktan bir süre sonra Güzide Hanım’ın ikinci çocuğuna hamile olduğunu haber aldılar. Kırgınlığı henüz taze olan kayınvalidesi, olayın sıcaklığıyla birkaç gün boyunca Güzide Hanım’a, “Çocuğunun hayrını görmesin.” diye beddua etmişti. Daha önce beddua ettiği duyulmadığı için bu öfkesi herkesi şaşırtmıştı.

Sonradan anlattığına göre; bir gün Şakire Hanım’ın eşiyle tartıştığına şahit olan Sabri Bey, annesini hatalı bularak azarlamış, yaşlı kadın buna çok içerlemişti. Bir süre sonra annesine hak verip eşiyle tartışmaya başlayınca hadise büyümüş, Sabri Bey eşini ve kızı Ahsen’i götürüp kayınpederinin evine bırakmıştı. Genç çifti iki hafta kadar sonra kayınpeder Muharrem Bey barıştırmıştı. Baş başa kalmak için Bursa’daki Çelik Palas oteline giden Sabri Bey ve Güzide Hanım problemlerini çözerek geri dönmüştü ama Şakire Hanım’ın kırgınlığı devam ediyordu. Sandığını toplayıp büyük oğlunun yanına taşındı.

O yıllarda seyahat bavulları çok yaygın değildi. Genellikle herkesin bir sandığı olur, kıyafetler ve özel eşyalar gardrop hizmeti de veren bu sandıkta muhafaza edilirdi. Şakire Büyükanne’nin kullandığı sandık, yıllar sonra yadigâr olarak torunu Betül’e intikal edecekti.

Şakire Hanım’ın Sandığı
Şakire Hanım’ın Sandığı

Sabri Bey’in ikinci çocuğu Ali, 28 Ekim 1954’te dünyaya geldi. Doğum beklenenden çok önce gerçekleşmişti. 6 aylık doğan Ali’nin yaşama ihtimali düşüktü. Bebeğin aylarca Haseki Hastanesi’nde, küvözde kalması gerekiyordu. Sağlık hizmetleri günümüzle mukayese edilemeyecek kadar yetersizdi. Pek çok hastane, o günün teknolojisine bile sahip değildi. Ali bebek için gereken oksijen tüpü zor da olsa bulunmuştu, kullanılan oksijeni Sabri Bey dışarıdan

temin ediyordu. Uzun ve zahmetli bir sürecin sonunda Ali nihayet sağlığına kavuşmuştu. Bütün ailede bayram havası esiyordu. Kırgınlığı geride kalan Şakire Hanım da çok mutluydu. Ettiği bedduaları unutalı çok olmuştu.

Fabrikanın yoğunluğu her geçen yıl artıyordu. Uzun yıllar sürecek büyüme dönemi yeni başlıyordu. Rakiplerin ürünlerinden daha kaliteli ve ucuz olan Ülker mamulleri, satıcı için fiyat avantajı da sağlıyordu. Piyasada Asım Bey’e ve temsil ettiği markaya büyük bir güven duyuluyordu. Bu güven sayesinde fabrikayı büyütürken finansman sıkıntısı çekmiyorlardı. Asım Bey, kaynak sağlarken Mösyö Vitali’den öğrendiği ‘Hatır senedi’ sistemini kullanıyordu. Hatır senedi, tüccardan alacağı olmadan senet almak anlamına geliyordu. Paraya ihtiyaç duyduklarında önemli müşterilerini ziyaret eden Asım Bey, ileride verecekleri siparişlere mahsuben senet topluyordu. Bu aslında bir çeşit ön ödeme sistemiydi. Hatır senedi değildi. Müşteri, hiçbir ek maliyeti olmayan bu yöntem sayesinde sevkiyat önceliği kazanıyordu. Ancak senet verdiği işletmenin ekonomik gücüne güvenmesi gerekiyordu. Ülker, elindeki senetleri teminat göstererek bankalardan kredi alıyordu. Bu senedi teminat göstererek kredi almak yasa dışıyken Asım Bey yasal bir yol bulmuştu.

1950’lerde bankaların uyguladığı düşük faiz oranları sayesinde uygun maliyetli kredi almak mümkündü. Ancak kredi almaya hak kazanmak için iyi bir teminat göstermek gerekiyordu. Müşteri senedi, bankaların sevdiği bir teminat şekliydi. Asım Bey’in müşteri ve kurumlar nezdinde tesis ettiği güven sayesinde Ülker, uzun yıllar müşteri senedi kullanarak düşük maliyetli finansman sağlayabilmişti. Sabri Bey 1954 senesinde fırın sayısını ikiye çıkarmış bu sayede imalat kapasitesini de iki kat artırmıştı.

Parasko Usta ayrıldıktan sonra şirket hisselerinin dağılımı da değişmişti. 1955’te “Asım Ülker, Sabri Ülker ve Ortakları Koll. Şti”nin hisse dağılımı şöyleydi; Asım Ülker yüzde 40, Sabri Ülker yüzde 40, Hayim Nahum yüzde 20.

Asım Bey ikinci binek otomobilini 1955’te aldı. Üç sene önce aldığı Morris Minor’dan sonra bu kez Pontiac’ı tercih etmişti. Sabri Bey’in seçimiyse De Soto olmuştu. İki araç da ikinci eldi. Asım Bey’in arabasının önüne üç, arka koltuğuna ise biraz sıkışarak da olsa dört kişi oturabilmekteydi. Artık mutat olarak gitmeye başladıkları Belgrat Ormanları’ndaki Pazar pikniklerinde bu arabanın genişliği avantaj sağlıyordu. Pikniklere bazen emektar Cemile Hanım ve kardeşi Cemal de katılıyordu.

Ülker’in hikayesinde ismi sık sık geçecek olan Cemile Özgü, Asım Bey’lerin komşu kızıydı. Aile, Cankurtaran’daki evlerinde otururken Şerife Hanım adında dul bir komşuları vardı. Eşini genç yaşta kaybeden Şerife Hanım’ın büyük kızı Meliha, Asım Bey’in Bahçekapı’daki dükkanında tezgahtar olarak işe girmişti. Ailenin geçimini Meliha sağlıyordu. Komşusunun yaşadığı sıkıntının farkında olan Zehra Hanım, sık sık ziyaret ettiği Şerife Hanım ve çocuklarına hediyeler götürüyor, incitmeden, yardım etmeye çalışıyordu. Evleninceye kadar çalışmaya devam eden Meliha, işten ayrılırken yerine kardeşi Cemile’yi tavsiye etmişti. Uzun yıllar Asım Bey’le çalışan Cemile, zamanla patronunun sağ kolu haline gelecekti. Ailenin küçük oğlu Cemal de Asım Bey’in himayesindeydi. Pikniğe giderken Pontiac’ı genellikle arabalara çok meraklı olan Cemal kullanıyordu. İyi ve dikkatli bir şofördü. Ayrıca elinden tamir işleri de geliyordu. Heybeliada Askeri Lisesi’nden mezun olan Cemal, Deniz Kuvvetleri’nde amiralliğe kadar yükselmiş, önemli komutanlıklar yapmıştı.

Önceki bölümde anlatıldığı gibi Asım Bey 1955 senesinde annesi Şakire Hanım’la birlikte hacca da gitmişti.

1955 - 1965

Ülker’le birlikte onu geleceğe taşıması ümit edilen çocuklar da büyüyordu. Ancak ilk sıradaki orta okul öğrencisi Selçuk’un akademik başarısı endişe verici seviyedeydi. Ders çalışmayı sevmiyordu. Bir süre, TCDD’de kimyager olarak çalışan ve o sıralar Asım Bey’in

evinde kalan Bedia ablasından özel ders alsa da netice değişmemiş, orta okul üçüncü sınıfın ilk döneminde 10 zayıf alarak kendi rekorunu kırmıştı. Yeniden hoca arayışına giren Asım Bey, Ziya dayısının oğlu Nihat’ın tavsiyesiyle İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Kamil Karagöz’le anlaştı. Kamil işe, kendini Selçuk’a sevdirmekle başlamıştı. Okuduğu, beğendiği kitapları öğrencisine hediye ediyor, böylelikle kültürel açıdan gelişmesine de vesile oluyordu. Hazırladığı sıkı çalışma takvimi sayesinde Selçuk ikinci dönemde bütün derslerini vererek sınıfını geçti.

Kamil Karagöz, bu netice sayesinde Asım Bey başta olmak üzere bütün ailenin muhabbetini kazanmıştı. Delikanlının harçlığını kazanmak için çalışıyor olması da takdir topluyordu. Ertesi sene Betül’de öğrencisi oldu. Artık ailenin bir ferdi gibiydi. Sık sık akşam yemeklerine kalıyor, yazları da çocuklarla ilgilenmeye devam ediyordu. Selçuk’la birlikte Moda ve Kalamış plajlarına gidiyor, sandal tutup Kalamış koyunda geziyor, akşamları çok pahalı olmayan balık lokantalarında yemek yiyorlardı. Selçuk’un ısrarlarına rağmen hesabı hep Kamil ödüyordu. Selçuk lise boyunca Kamil Karagöz’den ders almaya devam etti ve bu destek sayesinde İTÜ giriş imtihanlarını başarıyla verdi.

Faruk da büyümüş, Şehremini İlkokulu’na başlamıştı. Birinci yılın sonunda okul binası istimlak edilerek yıkılınca ikinci sınıfta Özel Yeni Nesil İlkokulu’na kaydedildi. Menderes istimlakleri başlamıştı. Birkaç sene içinde Barbaros Bulvarı, Meclis-i Mebusan Caddesi, Vatan ve Millet caddeleri gibi ana yolları ve bulvarları açmak için yüzlerce tarihi bina ve konut yıkılacaktı. Asım Bey’in evi de yıkılacaklar arasındaydı ve yıkım sırası beklediklerinden önce gelmişti. Binayı boşaltmaları gerektiğini öğrendiklerinde hiç zamanları kalmamıştı. Eşyaların bir kısmını, iple bağlayarak üçüncü kat penceresinden sarkıtarak tahliye edebildiler. Dört oda ve salon – salomanje planlı yeni evleri yine Fatih’te, Kızılelma Caddesi’nin başındaki 2 numaralı binanın üçüncü katındaydı. İlk defa kaloriferli bir dairede oturacaklardı.

Kısa süre önce imalat kapasitesi artırmış olmalarına rağmen siparişlere yetişemiyorlardı. Durumu değerlendiren iki kardeş, yeni bir fabrika yapmaya karar verdi. 1957’de, Takkeci’de, Topkapı surlarına beş yüz, altı yüz metre mesafede bir arsa satın alındı. Gerekli kaynağı yine Asım Bey temin etmişti. 1950’lerin İstanbul’u büyük ölçüde Suriçi’nden ibaretti. Topkapı, nispeten şehir dışında kalıyordu. İnşaatına başlanan yeni fabrikanın adresi “Topkapı Dışı, Takkeci Cami Sokak”tı. Bugün Fetih Müzesi parkı içinde kalan arsa, meşhur Takkeci Camii’nin Yedikule tarafına yüz, yüz elli metre mesafedeydi. Çevrede üzüm bağları ve varlıklı Ermeni kuyumcuların evleri vardı.

Yeni yapılan iş düzeniyle Sabri Bey’in yükü hafiflemişti. Eskiden fırıncılık yapan Alaattin Usta hem imalatı hem teknik işleri öğrenerek sorumluluğun bir kısmını üstlenmişti. Asım Bey de hammadde tedarikine yardımcı oluyordu. Böylelikle Sabri Bey inşaatla ilgilenmek için zaman ayırabiliyordu.

Aşağıda fabrikanın planlanması, yapımı, makina montajı ve imalat hakkındaki detaylara girilmesi Sabri Bey’in o zamanki ülke şartlarında çok zor olan işleri başarmasındaki maharet ve gayretini anlatmak içindir. Arzu edenler bu kısımları atlayabilir ve 1960-62 başlığından devam edebilirler.

Yeni fabrikanın yerleşim planını Sabri Bey hazırlamıştı. Mimarla birlikte çalışarak çıkardıkları mimari proje için bu plan esas alındı. İnşa edilecek komplekste, imalathanenin yanı sıra hammadde ve mamul ambarları da olacaktı. Kullanacakları teneke kutuları da kendileri yapacaktı. Bunun için bodrumda, arsanın izin verdiği ölçülerde bir atölye planlanmıştı. Mamul ambarının üzerine konumlandırılan ikinci kata, paketlemenin yapılacağı asorti bölümü yerleştirildi. Sabri Bey bu kata kendisi için küçük bir yazıhane, tuvalet ve mescit yapılmasını planlamıştı. Esas yazıhanesiyse giriş kapısının karşısındaydı. Giriş kattaki bu odayı muhasebeciyle birlikte kullanacaktı. Bitişiğindeki odada da Nuri Enişte’nin yazıhanesi vardı. Sirkeci’deki şekerleme ve çikolata imalatı da yeni imalathanenin altına inşa edilecek atölyeye alınacaktı.

Asım Bey’in seneler evvel hayal ettiği büyüme adım adım gerçekleşiyordu. İnşa edilen kompleks bunun ispatıydı. Sabri Bey, yakın gelecekte bu fabrikanın da yetmeyeceğini görmüş, arsa üzerinde ilerde kurulacak ikinci tesisi de planlamıştı. Gerekirse üçüncü tesisin yapılabileceği boş bir alan daha vardı.

İnşaat devam ederken makine temini için çalışmalar da başladı. Yıllardır imalatla bizzat ilgilenen Sabri Bey, bir süre Sanayi Odası’nda sektör temsilcisi olarak çalışmıştı. Hammadde kullanımı üzerindeki kısıtlama devam ettiği için devlet, imalatçılara kapasiteleri ölçüsünde ürün alma hakkı tanıyordu. Tahsis talep eden firmalar, aralarında Sanayi Odası Temsilcisi’nin de bulunduğu bir heyet tarafından denetleniyor, talebin uygunluğuna hazırlanan rapor doğrultusunda karar veriliyordu. Sabri Bey bu görevi esnasında ziyaret ettiği fabrikaların üretim tesislerini inceleme fırsatı bulmuştu. Mevcut teknolojiden haberdardı, ne alacağını iyi biliyordu. İmalatta kullanılacak makinelerin Türkiye’de yapılması mümkündü fakat üretim bandına sahip fırınların ithal edilmesi daha doğru görünüyordu. Tahtakale’deki fabrikada kullandıkları ateş tuğlasından yapılmış odunlu duvar fırınında (Bakınız sahife 5) ne kadar dikkat edilse de bisküviler aynı oranda pişirilemiyordu.

Bisküvi makinelerinde liderlik birkaç Alman ve İngiliz firmasının elindeydi. Elektrik voltajları Türkiye’yle uyumlu olan Almanlar metrik sistemle çalışırken İngilizlerin standartları farklıydı. Pazarlıkları mümessiller vasıtasıyla yürüten Sabri Bey, neticede Alman Werner Pfleiderer firmasının fırınlarından almaya karar verdi. 8 metre boyunda, enine ve yan yana koyulacak iki tavayı yürütebilen, mazotlu bir fırın sipariş edildi.

Hamur makineleri, hamur silindirleri, yufka makineleri ve yardımcı cihazlar için yerli firmalar tercih edilmişti. İmalathanenin inşaatı diğer kısımlardan önce tamamlandı. Böylece diğer bölümlerin inşaatı devam ederken makine ve fırının montajı yapılabilecekti. Sabri Bey sipariş ettiği tek fırının yeterli olmayacağı biliyordu ancak yenilerini almak yerine kendisi üretmek niyetindeydi. Fırının montajı boyunca adeta bir işçi gibi çalışırken kafasındaki plan için ön hazırlık yapıyordu. Fırının sistemini, montajda nelere dikkat edilmesi gerektiğini dikkatle inceliyor, akşamları montör gittikten sonra şemalar çiziyor, notlar alıyordu. Kendini bu işlere o kadar kaptırmıştı ki zamanın nasıl geçtiğini bile unutuyordu.

Bir akşam, vaktin hayli ilerlemiş olmasına rağmen eşinin eve gelmemesinden endişe duyan Güzide Hanım, Asım Bey’i aramak zorunda kalmıştı. Asım Bey’in kardeşinden haberi yoktu. Fabrika için telefon talebi yapılmıştı ancak henüz hat alınamamıştı. Tramvayla Topkapı’ya giden Asım Bey son durakta inip yürüyerek fabrikaya ulaştı. Gecenin o saatinde, yerleşimin olmadığı yollarda her an bir köpeğin saldırısına uğrayabilirdi. Elindeki kırık ağaç dalı, bu ihtimali savuşturma maksadı taşıyordu. Paydos eden işçilerin çoktan dağıldığı fabrikaya vardığında Sabri Bey’i tek başına, planlar üzerinde çalışırken bulmuştu. Sabri Bey, eşinin endişelendiğini duyunca yaptığı işe ara vermeden, “Görüyorsun çalışıyorum. İşim biterse giderim, bitmezse burada kalabilirim.” demişti. Son tramvayla eve dönen Asım Bey, çaresiz Güzide Hanım’a bu mesajı iletmişti.

Fabrika’nın inşaatında çalışanlar arasında Topkapı’da demirci atölyesi olan Onnik Usta ve kardeşi Karakin de vardı. Onnik Usta çok iyi lehim ve oksijen kaynağı yapıyordu. Sabri Bey gözüne kestirmişti, fabrika için fırın yaparken onunla birlikte çalışacaktı. Usta’yla part time çalışmak için anlaştı. Dükkana kardeşiyle dönüşümlü bakacak, boşa çıkan zamanlarında Sabri Bey’e yardım edecekti. Onnik ve Karakin ustalar önce, Sabri Bey’le birlikte, ithal edilen fırının montajında Alman montörün yanında çalıştılar. Asıl maksatları fırının işleyişini ve iç yapısını öğrenmekti. Aldıkları fırın icat edileli uzun zaman olduğu için üzerinde patent koruması yoktu. Okul hayatı süresince iyi bir öğrenci olan Sabri Bey, eğitim sistemindeki yetersizlikler sebebiyle yabancı dil öğrenememişti. İş hayatına atıldıktan sonra yeterli maddi imkana kavuşmuş, bu kez de özel ders alacak zaman bulamamıştı. Üçüncü ortak Mösyö Vitali’nin Fransızcası iyiydi. Mösyö Vitali’nin tercümanlık yapabilmesi için Almanya’daki firmadan

Fransızca bilen bir montör istemişlerdi.

Üç kişilik ekip montajı birlikte tamamladı. Denemeler başladığında bir anormallik olduğunu fark ettiler. Yanma hücresi aşırı derecede ısınıyor, oluşan sıcaklık yüksek ısıya dayanıklı ateş tuğlalarını eritiyordu. Montör meseleyi çözemedi. Mümessil vasıtasıyla Almanya’ya telefon edildi ama sorun giderilemedi. Günler geçiyordu. Sonunda fabrikanın ve mühendislerin çözemediği problemi Sabri Bey çözdü. Kurulan fırında, sıcak gazları yanma hücresinden fırına taşıyan sirkülasyon fanının motoru, 60 Hz’di. Amerikada 110 Volt 60 Hz, Avrupa’da ise 220 volt 50 hz kullanılıyordu. Oysa o yıllarda Türkiye’de elektrik sistemi 110 – volt 50 Hz. olarak tesis edilmişti. Bu sebepten Alman firması elektrik frekansını 60 hz diye düşünmüştü. Almanların 60 Hz’lik motoru 50 Hz’le değiştirilince fırın sorunsuz çalışmaya başladı. Hep mühendis olmak isteyen Sabri Bey, işin sistematiğini mühendislerden daha iyi anlamıştı.

Birkaç günlük deneme ve eğitimde; fırının sağ, sol, alt ve üst pişirme panellerinin gücü eşitlendi ve yeni fabrika 1959’da imalata başladı. Takkeci tam kapasite çalışmaya başlamış, çalışanların tamamına yakını yeni fabrikaya gelmeyi kabul etmişti. Tahtakale’deki imalathaneye gerek kalmamıştı. İşçiler Eminönü tramvayıyla Topkapı’ya geliyor, yolun geri kalan 500 – 600 metrelik mesafesini yürüyordu. Hamurcu, makineci, paketlemeci ve fırıncılar yeni iş yerine kolaylıkla adapte olmuştu. Fırın da son derece homojen pişiriyordu.

Sabri Bey, fırın sorunsuz bir şekilde çalıştırılana kadar İstanbul’da kalan montörle yakından ilgilenmişti. Almanların soğuk birasız yaşayamadıklarını bildiği için montaj mahalline içi bira dolu bir buzdolabı bile koydurmuştu. Mösyö Vitali haftada bir kez montörü iyi bir restorana yemeğe götürüyor, hesabı şirket bütçesinden ödüyordu. Montör, muhataplarından çok memnun kalmıştı. Veda vakti geldiğinde Sabri Bey, tamir ve bakım için gerekli olacağı gerekçesiyle işi biten planları kendisine bırakmasını rica etti. İstanbul’da kaldığı süre boyunca gönlü hoş tutulan montör bu ricayı kırmayacak, bu planlar ve Sabri Bey’in tuttuğu notlar kendi fırınlarını yaparken çok işe yarayacaktı.

1950’lerin başlarında İstanbul devasa bir şantiyeye dönüşmüştü. İstimlak edilerek yıkılan binaların yerine yeni yollar yapılıyor, ana arterler açılıyordu. Yıllarca İstanbulluların başlıca ulaşım aracı olan tramvay, 1950’lerin ikinci yarısında gözden düşmeye başlamıştı. Bundan böyle şehir içi seyahatlerde otobüs kullanılacaktı. 1957’de, var olan tramvay hatlarının önemli bir kısmı sökülmeye başladı. Artık orta üçüncü sınıf öğrencisi olan Selçuk, bundan sonra okula sokağın aşağısındaki duraktan bindiği otobüsle gidip gelecekti.

İlkokulu bitiren Betül Şehremini Ortaokulu’na kaydedilirken Faruk’un kaydı da Özel Yeni Nesil İlkokulu’ndan evlerinin yakınlarındaki Özel İstanbul Koleji’ne alındı. Ahsen de ortaokulu burada okuyacaktı. Okul; Çapa, Çukurbostan’da, Galip Bey Konağı isimli eski, güzel bir konakta hizmet veriyordu. İstanbul Koleji’nin sahibi, ilerleyen yıllarda meşhur bir özel okullar zinciri kuracaktı.

Artık yazlığa gitme adeti iyice yerleşmişti. Asım Bey 1957 ve 58 senesi yazlarını felsefe hocası Cemil Sena Bey’in Erenköy’deki evinde geçirecekti.

Takkeci Fabrikası’nda Bina ve Makine Yerleşimi

Daha detaylı resimler ilerki bölümlerde.

1959’da fabrikanın inşaatı ve makinelerin montajı tamamlanmıştı. İşler artık daha profesyonelce yürütülüyordu. Nuri Enişte, personelden ve depolardan sorumlu olarak işe alındı ve Sıdıka halayla birlikte, fabrikanın girişine yapılan iki katlı lojmana taşındı. Nuri eniştenin işe alınması ve bu lojmanın inşası Asım Bey’in fikriydi. Sabri Bey başta itiraz etse de ağabeyinin ısrarına daha fazla karşı çıkamamıştı. Nuri Enişte sabahları erkenden kalkıp mesai başlamadan önce gelen sütleri teslim alıyor, diğer işçilerden önce gelen fırıncı, hamurcu gibi personele kapıyı açıyordu. Personel yoklaması ve maaş ödemeleri de ondaydı. İşçiler haftalıklarını almak için yazıhaneye çağırılmıyor, Nuri Enişte birimleri tek tek dolaşarak ödeme yapıyordu.

İki katlı lojmanın alt katına da Kırımlı hemşehrileri Hamit Urhan ve eşi yerleşmişti. Hamit Efendi önce bir süre fabrikada çalışmış sonra Sabri Bey’in müsaadesiyle evinin yola bakan kısmını dükkana çevirerek Ülker’den aldığı kırık bisküvileri satmaya başlamıştı. Bu dükkan tahminlerin üzerinde ilgi görünce Sabri Bey Hamit’e fabrikanın kapısında da bir yer verdi. Çok temiz bir insan olan Hamit bu iş sayesinde çok zengin olacaktı. Faruk Bey işe yeni başladığı dönemde kırık bisküvi satışıyla da ilgilenmişti. O yıllarda üretim kalitesi arttığı için kırık bisküvi miktarı bir hayli azalmıştı. Ülker için başarı ve kârlılık anlamına gelen bu gelişme, Hamit Efendi’nin işlerini sekteye uğratıyordu. Bir gün Faruk Bey’e şikayete gelmiş, “İşimiz çok kötü, ne yapacağız?” diye uzun uzun yakınmıştı. Oysa iş geliştirmenin önemli amaçlarından biri fireyi azaltmaktı. Faruk Bey paketli bisküvi satmasını teklif etse de Hamit Efendi, yılların alışkanlığına ters düşen bu teklife yanaşmamıştı. Faruk Bey bu hatırayı yıllar sonra bile tebessümle hatırlayacaktı. Parlak günleri geride kalsa da fabrikanın girişindeki dükkan çalışmaya devam etti. Hamit Efendi işini damadına devredip emekli oldu.

Yeni fabrikanın kendine has ritüelleri de oluşmuştu. Her sene Kurban Bayramı’nda fabrika bahçesinde kurban kesiliyordu. Asım ve Sabri Beylerin ailelerinin yanı sıra Sıdıka Hala, Safiye Yenge, diğer akrabalar ve komşular derken kurban sayısı 20’yi, 25’i buluyordu. Sabri Bey solak olduğu için sadece kendi kurbanını kesiyor, kesim işinin çoğunu Asım Bey yapıyordu. Yüzme ve parçalama, kasaplıktan anlayan birkaç işçiye aitti. Hele Balkan göçmeni Pehlivan lakaplı bir işçi koyunun derisini kuvvetli nefesi ile çabucak şişirir ve çok zor olan yüzme işini kolayca ve kısa zamanda kusursuz şekilde hallederdi. Etlerinin az bir kısmı kurban sahiplerine ayırılıyor, Asım ve Sabri Bey’in birkaç işçinin yardımıyla saatlerce uğraşarak hazırladığı paketler, akrabalara ve gelen işçilere dağıtılıyordu. Ailenin toplanma yeri Sıdıka Hala’nın eviydi. Erkekler kesimi ve dağıtmayı bitirince kurban eti ve ciğeri pişiriliyor, hep birlikte şölen havası içinde kahvaltı ediliyordu.

Sabri Bey fabrika inşaatın tasarlarken kamyonların mal indirme, bindirme trafiğini, park yerlerini titizlikle planlamıştı. Bu sayede en yoğun saatlerde bile işler tıkır tıkır işliyordu. Giriş kattaki camekanlı yazıhanesinden işçilerin giriş çıkışını, hammadde transferini, mamullerin yüklenişini görebiliyordu. Ayrıca sık sık fabrikayı dolaşıyor, işleri denetliyordu. Bu düzeni daha sonraki fabrikalarda da hiç bozmadan devam ettirecekti.

Takkeci’deki tesis, dönemin en modern fabrikalarından biriydi. Hijyen standardı da çok yüksekti. Yerler, o yılların en kaliteli malzemesi olan karo mozaikle döşenmiş, duvarlar iki metre yüksekliğe kadar fayansla kaplanmıştı. Temizlenmesi çok kolaydı. İade edilen teneke kutular kamyondaki sandıklardan alınıp kaydırakla bodrumdaki teneke atölyesine indiriliyor, orada tamir edilip temizleniyordu. Bu işlem tamamlandıktan sonra yeni üretilen kutularla birlikte bir konveyörle zemin kata çıkarılıp kutulama mahalline götürülüyordu.

Bisküvi imalatı Tahtakale’deki sistemle yapılıyor fakat şimdi tünel fırın ile pişiriliyordu. Kutulama ve etiketleme de yine benzer bir düzende yapılıyordu ama burada kurulan sistem verimliliği dikkate değer şekilde artırmıştı. Sabri Bey işini şansa bırakmıyor, yaptığı başarılı planlamaya ilave olarak birimleri sıkı bir şekilde denetliyordu. Bu sayede hem verim artmış hem de kalite ve hijyen standardı yükselmişti. Son teknoloji makineler sayesinde işçilik ve diğer maliyetler de düşüyordu.

Hammadde deposunda en fazla yeri un ve şeker çuvalları kaplıyordu. Malzeme, kamyonlarla ambar kapısının önüne kadar götürüldükten sonra çuvallar, işçiler tarafından içeri taşınıyordu. Elemanlar taşıma işinde iyice ustalaştı. Kamyonun kasasındaki çuvalı, bir kulağından tutarak sırtlarına çapraz şekilde alıyor, ambarda çevik bir hareketle, üst üste duran çuval yığınının üzerine fırlatıyorlardı. Son derece hızlı hareket etseler de çuvalları muntazaman istifleyebiliyorlardı. Depo, hammadde stoku düşünülerek yüksek tavanlı inşa edilmişti. Çuvallar önden arkaya doğru merdiven sistemiyle basamak biçiminde istifleniyordu. Üzerine kalas konan bu çuval merdiveni, tavana kadar yükseltilebiliyordu. Bu sistemle dizilen un ve şeker çuvalları imalata götürülürken tam tersi bir sıra takip ediliyordu. O yıllarda un çuvalları 71, şeker çuvalları ise 75 kilo ağırlığındaydı. Günümüzde çuval boyutları geçmişe kıyasla küçülmüş durumda. Artık bu malzeme 25 ve 50 kiloluk çuvallarda satılıyor.

Alan sınırlı ve işlem hızlı olduğu için hamurhaneye sınırlı miktarda un ve şeker götürülebiliyordu. Hamur reçeteleri bir çuval un esas alınarak hazırlanmıştı. İşçilerin gün içinde birkaç kere imalathaneye sırtlarında malzeme taşıması gerekiyordu.

Yeni fabrikada şekerleme ve çikolata imalathaneleri bodrum kata alınmıştı. Şeker, glikoz, kakao gibi malzemeler merdivenden aşağı yine sırtta indiriliyordu. Buradan bir konveyörle zemin kata çıkarılan yarı mamuller başka bir konveyör aracılığıyla paketleme mahalline transfer ediliyor, ambalajlama işlemi tamamlandıktan sonra yine bir konveyörle zemine indirilerek el arabalarıyla sevkiyat mahalline naklediliyordu. İşçiler kısa mesafede, yan yana iki, üst üste iki, toplamda dört kutuyu rahatlıkla taşıyabiliyordu.

Bisküvide az miktarda kullanılan glikoz, önceleri 18 litrelik tenekeler halinde geliyor, özel bir ölçü kabıyla ölçülerek hamura ilave ediliyordu. Şekerleme imalatı başlayınca brüt ağırlığı 320 kilo olan bidonlarla alınmaya başlamıştı. Bu bidonları kamyondan indirirken özel bir sapanla bağlayıp el caraskalı ile kaldırmak gerekiyordu. Kol gücüyle kaldırılması mümkün olmayan bu bidonlar, depoya ve imalathaneye dik vaziyette, hafif hafif sağa sola hareket ettirilip kaydırılarak götürülüyordu. Kullanılacağı zaman üzerindeki tıpa açılıp özel bir musluk takılıyor, başka bir caraskal ve sapanla kaldırılarak yatay vaziyette tezgaha yerleştiriliyordu.

Bisküvi Üretimi Gelişiyor

Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1947’de, 16 ülkeyi kapsayan bir yardım paketi açıklamıştı. Pek çok başlıkta çeşitli yatırım ve destek paketleri içeren bu girişimin adı Marshall Planı’ydı. 1950’li yıllarda Anadolu’da, havaalanlarından fabrikalara kadar pek çok yatırım, Marshall yardımları sayesinde gerçekleşmişti. Türkiye margarinle, 1952’de Marshall yardımlarıyla kurulan Unilever fabrikasının ürettiği Sana ve Vita markalarıyla tanıştı. Sana sofralık, Vita mutfaklık yağ olarak pazarlanıyordu. Evde kullanılmak üzere üretilen bu yağlar, fiyatlarının yüksekliği sebebiyle sanayi üretimine uygun değildi. 1960’larda endüstriyel margarin üretimi başlayana kadar Ülker’de 208 kiloya karşılık gelen 55 galonluk bidonlarda satın alınan sıvı yağlar kullanılıyordu. Henüz vinç ülkemizde çok azdı ve forklift ülkemize henüz gelmemişti. Bu ölçülerde bidonları araçlardan indirmek için kamyonun kasasından yere yan yana 2 kalas konuluyor, bidonlar işçilerin kontrolünde kaydırılarak aşağı indiriliyordu. Bidonların kayıp zarar görmemesi, hele hele patlayıp ortalığı savaş alanına çevirmemesi için bu işlem esnasında çok dikkatli olmak gerekiyordu.

İmalathanede yağa ihtiyaç duyulduğunda biri önde diğeri arkada iki işçinin dik şekilde tuttukları bidonu hafifleterek ve sağa sola çevirerek yavaş yavaş yürüterek götürmesi gerekiyordu. Yerine yerleştirilen bidonun küçük kapağı açılıyor, içine boru içindeki bir sopadan ibaret olan el tulumbası koyuluyordu. Tulumbanın bastona benzeyen ucu yukarı aşağı hareket ettirilerek ölçü kabına yağ alınabiliyordu. En pahalı hammadde olan yağın israf edilmemesi önemliydi. Pek çok şey gibi dışı antipas boyayla boyanan yağ bidonları da depozitoluydu, boşaldıklarında iade ediliyordu.

Yağ, bisküvinin lezzetini belirleyen önemli kalemlerden biriydi. Sıvı yağlar çabuk bozulduğu için sık sık taze yağ alınması gerekiyordu. Dinlendirilip tortusu alınırsa raf ömrü biraz uzayabiliyordu. Sabri Bey, ağabeyinin yağ imalatının yapıldığı bölgelerde tespit ettiği tedarikçilerle istediği kalitede yağ almak üzere anlaşmıştı. Vaktinde ödeme garantisi vererek üreticiden yüksek kalitede yağı uygun fiyata alabiliyorlardı.

Endüstriyel margarin sanayi üretime başladığında ilk kullanıcılardan biri Ülker olacaktı. Margarin kullanımı, sıvıyağın zorluklarını bir hayli azaltmıştı. Ürünlerin raf ömrü bir anda çok yükselmiş, teneke bağımlılığı azalmıştı. Ürün ambalajlarında mukavva kutu kullanımı ve paketli ürünlerin artması da yine margarinin yaygınlaşmasından sonra gerçekleşti.

Maliyeti yüksek malzemelerden biri de süttü. 1950’ler Türkiye’sinde süt tozu ithaline izin verilmiyor, üretim de ihtiyaca yeterli gelmiyordu. Bu yüzden imalatçılar bütün mamullerde taze süt kullanmak mecburiyetindeydi. Ülker’in günlük süt ihtiyacı için sütçüyle anlaşılmıştı. İstenilen miktarda süt sabah erken saatlerde kapıya geliyordu. Nuri Enişte kapağını açtığı güğümlere, önce süte su katılıp katılmadığını anlamak için Sabri Bey’in öğrettiği yoğunluk ölçümü yapıyor sonra tazeliğinden emin olmak için biraz içiyor, bu işlemlerden sonra teslimat gerçekleşiyordu. Soğutucu olmadığı için günlük süt kullanmak zorundaydılar. Süt kapları ve güğümler galvaniz sacdan üretiliyordu. Paslanmaz çelik ve plastik sanayilerinin üretime geçmesine daha uzun zaman vardı.

Gıda sektöründe en önemli husus, lezzet ve kıvam standardıdır. Tüketici, her pakette aynı kalite ve lezzetin olduğunu bilmek, buna güvenmek ister. İki adımlı bu standart oluşturma sürecinin ilk adımı, hammadde kalitesini tespit etmektir. Standart lezzette bir ürün imal edebilmek için hammaddenin hep aynı kalitede olması şarttır. Yüksek kaliteli hammadde, sanayi üretiminde maliyeti ve dolayısıyla satış fiyatını yükselteceğinden, başarı vasat kalitede hammaddeyle kaliteli ürün üretmekten geçer.

Ürün kalitesine en fazla etki eden malzeme undur. Bu yüzden fiyat / performans itibarıyla doğru unun tespit edilmesi önem taşımaktadır. Ülker’in hammaddeleri seneler içinde uygun malzeme seçiminde ustalaşan Sabri Bey tarafından yapılmaktadır. Asım Bey’in ödemeler konusundaki güvenirliği bütün piyasada bilindiği için diğer tedarikçiler gibi un değirmenleri de Ülker’e malzeme vermek için yarış halindedir.

Malzeme temininden sonra hassas ölçü birimleriyle hazırlanan reçetelerin ürüne dönüşmesi süreci başlar. Yüksek kalitede hamur elde etmek için doğru ölçülerde konulan hammaddenin doğru bir sürede karışması şarttır. Günümüzde otomatik olarak yapılan malzeme ölçümü, 1950’lerde insan eliyle ve ölçü kapları kullanılarak yapılmaktadır. Bütün hammaddeler dikkatle ölçülerek hamur makinasına konulmakta, yoğurulan hamurdan alınan parça elle yoklanarak kalite kontrolü sağlanmaktadır. Makineden hamur alınırken dikkat edilmezse personelin elini ya da kolunu kaptırma riski mevcuttur. Bu risk yavaş çalışan makineler sayesinde azalsa da hamur ustasının mahareti de önemli unsurlardan biridir.

Ürün kalitesini belirleyen faktörlerden biri de yufkadır. İyi bir pötibör için yufkanın en az on iki kat olması gerekir. Biraz dinlendirildikten silindire alınan hamur, ileri - geri hareketlerle inceltildikten sonra katlama ve inceltme işlemi kat sayısı on ikiye çıkana kadar tekrarlanır. Ülker pötibörü emsallerinden ayıran, Sabri Bey’in yaşlı bir Rum ustadan öğrendiği bu yöntem olmuştur.

Yufka makinasından çıkan bisküvi tavaları bir eleman tarafından makinenin yanındaki arabalı raflara yukardan aşağıya doğru sıralanır. Dört sıralı arabanın üç sırası dolduktan sonra araba, raylar üzerinden ilerletilerek fırın başına getirilir. Elemanın fırının önündeki boş arabayı yufka makinesinin sonuna çekip yerine dolu rafları yerleştirmek için sadece 30 saniyesi vardır. Kapasitesi yufka makinesinden biraz daha fazla olan fırının boş kalmaması gerekmektedir. Bu nedenle iki arabadaki rafların tamamı dolduktan sonra yufka makinesi durdurulur ve içi temizlenir. Bu işlem mesai sonuna kadar aynı tempoda devam eder.

Takkeci fabrikasında makine kullanımı önceki yıllara kıyasla epey ileriydi. Ancak yine de dolu tavaların bir eleman tarafından fırına verilmesi gerekiyordu. Dakikada yaklaşık altı tava fırınlanabiliyordu. Bisküvilerin pişme süresi ve miktarı, fırın boyunca gidip gelen fırıncı tarafından takip ediliyor, standart pişmeyi sağlayabilmek için zaman zaman hız, sıcaklık gibi ayarlarda küçük oynamalar yapılabiliyordu. Tahtakale’de, bütün makinelerin tek motorla çalıştığı transmisyon sistemi kullanılırken Takkeci fabrikasında her makineye ayrı motor konmuş, kullanım daha pratik ve kolay kontrol edilir bir hale gelmişti.

Fırından alınan tavalar boş arabalara alınarak soğumaya bırakılıyordu. Soğutmada, sekiz sıralı, daha büyük arabalar kullanılıyordu. Tüm bu aşamalar tamamlandıktan sonra bisküviler Tahtakale’deki sistemle paketlenip tenekelerle sandıklara konuyor ve mamul yükleme kapısından kamyonlara yüklenerek ambarlara gönderiliyordu.

Sabri Bey’in tesis ettiği yüksek hijyen standartları gereği her vardiya sonunda büyük temizlik yapılıyordu. Ekip şefleri, mahal temizliğinin yanında sık sık işçilerin el ve tırnak temizliğini de teftiş ediyordu.

Toplam kalite, 2000’li yıllar sonrası sık kullanılan bir kavram. 1950’lerde henüz standartlar oturmamış hatta tam anlamıyla oluşmamışken sektör genelinde toplam kalite endişesi olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Ancak yukarıda anlattığımız süreçlerin de gösterdiği gibi Ülker, çok erken tarihlerde, hammadde seçiminden üretime, paketlemeden tesis standartlarına kadar hemen her aşamada belli bir seviyeyi yakalamıştı. Onu marka olarak önce Türkiye’de, sonra dünyada ilkler arasına taşıyan işte bu kaliteydi.

1952’de İstanbul’da kurulan Arı Bisküvileri’nin sahibi Cemil Akar, İngiltere’den son teknoloji, tam otomatik bir tesis getirtmişti. Son derece modern olan bu sistem, tavasız çalışıyordu. Cemil Akar, yaptığı yüksek maliyetli teknolojik yatırımlara rağmen Ülker kalitesini yakalamaya muvaffak olamadı. Fabrikasının kapasitesi daha fazla olsa da Ülker kadar ürün satamıyordu. Çünkü Ülker, üretimin her safhasını belli bir kalite standardına oturtmuş ve ayrıca güçlü bir satış ekibi kurmuştu. Bu aşamaların biri ihmal edilse, on yıllarca sürecek sektör liderliği yakalanamazdı.

Şekerleme ve çikolatin üretimi bir süre daha Sirkeci’deki mağazanın arka tarafındaki imalathanede devam etti. Ürünler oradan fabrikaya gönderiliyor, sandıklama ve sevkiyat bisküviyle birlikte yapılıyordu.

Doğru bir planlama sonucu kısa sürede sorunsuz çalışmaya başlayan Takkeci fabrikasının kapasitesi Tahtakale’nin iki katıydı. Fabrika tam kapasite çalışıyordu ancak mesele üretmekle bitmiyor, büyük bir emek ve sermayeyle kurdukları fabrikanın mamullerini satmaları da gerekiyordu. Bu kadar mal kime satılacaktı?

Sabri Bey üretim aşamalarını planlarken Asım Bey de boş durmamış fabrika bahçesine sabahtan akşama kadar çalışan bir tabela atölyesi kurdurmuştu. Plexiglas tabelaları Türkiye’de ilk kez uygulayan Artin Usta ve kardeşi, müşterilerin dükkanlarına koymaları için Ülker tabelaları hazırlıyordu. Asım Bey fırsat buldukça Artin Usta’yla birlikte Anadolu ve Trakya’yı dolaşıyor, tabela yerleştirmek için en uygun yerleri seçiyordu. Sonrası Artin Usta’nın işiydi. Gerekli müsaadeleri alıyor, harçları ödeyerek montajı gerçekleştiriyordu. Toptancı ve perakendeciler dükkanlarına Ülker tabelası asmayı prestij kabul ediyorlardı. Ülker’in, tabela ve cüz’i miktarda belediye vergisi dışında bir masrafı da olmuyordu. Tabelalar arttıkça marka bilinirliği ve bisküvi talebi de artıyor, müşteri kazanmak kolaylaşıyordu.

Asım Bey, gazetelere reklam vermeye 1941’de, Ülker kurulmadan yıllar önce başlamıştı. Ankara’da Ulus gazetesinde yayınlanan metin, Türk basınında yer alan ilk bisküvi reklamıydı. Ancak tanıtıma büyük kalemler ayıramıyorlardı. Minimum bütçeyle maksimum fayda elde etmek zorundaydı. Bu işin okulunu okumamıştı ama tanıtım ajansı mantığıyla hareket ediyordu. Reklam vermeden önce gazetelerin tirajlarına bakıyor, satışların hangi günlerde arttığını bir kenara not ederek değerlendirmede bulunuyordu. O tarihlerde şimdi olduğu gibi tiraj takibi yapılabilecek bir sistem de yoktu üstelik. Gazete bayilerini tek tek

dolaşıp hangi gazetenin hangi gün kaç sattığını araştırmak gerekiyordu. Ve Asım Ülker, bütün sorumluluklarına ve yoğunluğuna rağmen bu takibi yapmayı kendine iş edinmişti. Tahkikat sonucunda gazete ve gün seçimi yaparak ilanın ne zaman nerede yayınlanacağına karar veriyordu.

Seyahat takvimi yeniden sıklaşmıştı. Seçenekler arasında artık hava yolu ulaşımı da vardı. 1955’te Türk Hava Yolları adını alacak olan Devlet Hava Yolları, 1933’de beş uçak ve otuz personelle kurulmuştu. Uçak filosu, sadece iç hat uçuşlarının yapılabildiği 40’lı yıllar boyunca genişlemeye devam etti. 1946’da Amerika’dan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra atıl kalan otuz uçağı alan DHY, Ortadoğu’nun en büyük kapasiteli havayolu haline geldi. 22 ve 28 yolcu kapasiteli DC-3 tipi bu uçaklar için 20 bin dolar ödenmişti.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, ticari hava yolu taşımacılığını gündeminin ilk sıralarına almıştı. Hava yolu taşımacılığının beklenen ticari getiriyi sağlaması için yeterli miktarda havaalanı inşa edilmesi gerekiyordu. DP iktidarın üçüncü yılında açılan ilk meydan, Yeşilköy Havaalanı oldu. Asım Bey seyahatlerinde uçağı tercih etmeye başlamıştı. Ankara ve İzmir dışındaki şehirlere günde bir sefer yapılabildiğinden gittiği yerlerde gecelemesi gerekebiliyordu. Bilet fiyatı yüksek olsa da zaman kazancı büyüktü.

Uçak yolculuklarının günlük hayatın bir parçası olmasına uzun yıllar vardı. Gökyüzünde süzülen bu demirden kuşlar, insanlar için merak ve korku sebebiydi. Asım ve Sabri Beyler artık iş seyahatlerinde genellikle uçak tercih ediyordu ama havayolu ulaşımı aileleri için henüz normalleşmemişti. Uğurlama ve karşılamalar seyahatin olağanüstülüğüne yakışır nitelikteydi. 1955 senesinde Sabri Bey günübirlik bir iş seyahati için Ankara’ya gidecekti. Yeşilköy Havaalanı’na Asım ağabeyi, eşi, çocukları, Sabri Bey, Güzide Hanım ve Ahsen hep birlikte gitmişlerdi. Biniş kartı alındıktan Sabri Bey herkesle uzun uzun vedalaşıp uçağa doğru giderken ailenin diğer fertleri uçağın havalanmasını izlemek için ikinci kattaki seyir terasına geçti. Sabri Bey arkasını dönüp baktıkça çocuklar heyecanla el sallıyordu. Büyüklerin dudaklarının kıpırdanışından dua ettiklerini anlaşılıyordu. Uçak gözden kaybolana kadar orada beklemiş, akşam karşılamaya gelmek üzere evlerine dönmüşlerdi. 5 yaşındaki Faruk ilk kez havaalanına gidiyor, uçakları yine ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Bu anıyı hayatı boyunca unutmayacaktı. Asım Bey aile fertlerini hava alanına kendi arabası ile götürüp geri getirmişti. Asım Bey uçak yolculuğuna en erken başlayanlardandı. İlk seferinden sonra eşi ve çocuklarının kendisini uğurlamaya gelmesini istememişti. Geri dönmeleri de zordu. Kendisi THY’nin otobüsünün en yakın durağına gider, böylece uçağa gider ve dönerdi. . Zaman sıkışık ise kendi arabası ile gider arabasını hava alanı parkına koyardı.

Marka tanıtım faaliyetlerinden beklenen sonuç alınmış, üretim talebe yetmemeye başlamıştı. Ülker’de ilk fazla mesai uygulaması 1959 yılında başladı. Personel, daha fazla ücret alacağı için mesaiye gönüllü kalıyordu. Tramvay gece çalışmadığı için üretim planına sadece bir vardiya eklenebilmişti.

Asım ve Sabri kardeşler zamanlarının çoğunda işle meşgul olsalar da hayatları işten ibaret değildi. Fabrika dışında da bir gündemleri vardı. Asım Bey, ilk gençlik yıllarında belki de kabul olacağına hiç ihtimal vermediği bir dua etmişti. Sultanahmet Camii’nin tuvaletlerinin çatısını onarırken gönlüne düşen “Bir gün keşke ben de bir cami yaptırsam!” dileğini muhtemelen arkadaşlarıyla bile paylaşmamıştı. Daha 20’lerinde, ailesinin geçimiyle mükellef beş parasız bir gençti. Ama hayale sınır olmazdı, o da istemişti. Nihayet işler büyümüş, hayaller gerçeğe dönüşmeye başlamıştı. 30 sene sonra o dua gerçekleşiyordu işte! Kardeşi Sabri’yle birlikte aldıkları Maltepe Kışlası’nın karşısındaki arsaya şirin bir cami yaptırmak mutluluğunu yaşıyordu. Bu ilkti ve devamı gelecekti…

Güzide Hanım üçüncü çocuğuna hamileydi. Ülker ailesinin en genç ferdi Murat, 21 Mart 1959’da dünyaya geldi. Yine o sene içinde bir tatil günü, Asım Bey ve ailesi evlerinde dinlenirken gazetelere haber olacak bir hadise gerçekleşti. Kapıları çaldığında komşularının

geldiğini düşünmüşlerdi fakat karşılarında iyi giyimli birkaç erkek ve gazeteciler vardı. Hep birlikte içeri giren kalabalık, fotoğraf çekmeye başlamıştı. 1960 darbesi öncesi, toplumsal gerilimin yüksek olduğu günlerdi. İnsanlar hakkında asılsız ihbarlar yapılıyor, aylarca süren gözaltılar, hatta haksız tutuklamalar yaşanıyordu. Ev halkı tedirgin olmuştu. Neyse ki gelenlerden birinin yaptığı; “Asım Bey müjde! Yapı ve Kredi Bankası çekilişinden daire kazandınız.” açıklamasıyla meselenin aslı ortaya çıktı. Kazandıkları evden çok bu ani baskının kötü bir sonuç vermemesine sevinmişlerdi. Daire Kadıköy, Acıbadem, Dörtyol semtindeydi. Güzel ama küçüktü. Asım Bey yan daireyi de alıp ikisini birleştirmek için harekete geçti. Şans eseri bitişik dairenin sahibi Ankaralı bir müşterisi çıkmıştı. İki daire, aralarına bir kapı açılarak birleştirildi. Burası Anadolu Yakası’nda yaşayacakları ilk evdi. Yeri havadardı ve plajlara Çamlıca gibi piknik mahallerine yakındı.

Asım Ülker artık işe giderken arabayla Küçük Çamlıca ve Altunizade üzerinden Üsküdar’a iniyor, arabasını orada park edip vapurla Eminönü’ne geçiyordu. Ofisi hâlâ Tahtakale’deydi. Akşamları aynı yoldan geri dönüyordu. Kısa sürede Altunizade’yi çok sevmiş, bundan sonra burada oturmak istediğini söyler olmuştu.

Sabri Bey’in düşündüğü fazla mesai de çare olmamıştı. Ülker fabrikası siparişlere yetişemiyordu. Büyüme ihtiyacı tahmin edilenden önce gelmişti. Fabrika bahçesine bir atölye kurduran Sabri Bey, Onnik Usta’yla bir anlaşma yaptı. Burada tam zamanlı mesai yapacak, yeni yapacakları fırının parçalarını perçinlemeye başlayacaktı. Karakin Usta dükkana bakmaya devam ediyordu. Atölyede kullanılmak üzere ikinci el kollu bir sac makası, caka denilen, yine kolla çalışan sac bükme makinesi, oksijen ve elektrikli kaynak makineleri alındı. İhtiyaç duyulacak diğer alet edevat tamamlandıktan sonra Onnik Usta’ya yardım edecek bir sac ustasıyla iki işçi bulundu. Onnik Usta ustabaşıydı. Atölyeye, çalışanlar dışında kimse giremiyordu. Sabri Bey bu işleri dışarda da yaptırabilirdi ama sır vermemek için maliyetini göze almış, atölye kurmayı tercih etmişti.

Babasını ve amcasını daha sık ziyaret etmeye başlayan Selçuk’un fabrikada en sevdiği yerler bu atölye ve teneke imalat atölyesiydi. Sabri Bey fırın imalatı için teknik hazırlığı uzun zaman önce yapmıştı. Montörden kalan planlar ve tuttuğu notlar bugünü bekliyordu. Üst kattaki yazıhanesinde kesilecek ve bükülecek sacların, köşebentlerin şemalarını çiziyor, atölyedeki işleyişe nezaret ediyordu. 12 metre büyüklüğündeki yeni fırın öncekinin bir buçuk katı olacaktı. Ustaca yaptığı planlama sayesinde imalatta yine aynı sayıda işçinin çalışması yeterli olacaktı.

Bir buçuk ve iki milimetre kalınlığındaki sacların kesimi ve bükülmesi kolaydı fakat bilhassa bir buçuk milimetre kalınlığındaki sacın kaynağında zorlanıyorlardı. İyi bir oksijen kaynakçısı olan Karakin Usta elektrik kaynağını bu iş için öğrenmişti.

İlk fırında dört ünite varken şimdi ikişer metrelik üniteler halinde altı ünitelik modüler bir fırın yapacaklardı. Fırını yapmak kolaydı. Ama bu büyüklükteki bir sistem daha fazla ısıya ihtiyaç duyuyordu. Yeterli sıcaklığı elde edebilmek için mekanizmayı doğru planlamak gerekiyordu. Isıyı sağlayacak brülörün ve üretilen ısının fırında dolaşmasını temin edecek fanın yeni fırının ihtiyacına göre tasarlanması hassas hesaplamalar gerektiriyordu. Planı hazırlayan Sabri Bey, ayrıca zinciri çalıştıran redüktörün daha hızlı dönmesi gerektiğini de göz önünde bulundurmak zorundaydı. Uzun zorlu bir sürecin sonunda, Sabri Bey’in ortalama bir mühendis için bile kolay olmayan bu hesaplamaların altından büyük bir başarıyla kalktığı görülecekti.

Ustaların işi de kolay değildi. Sac ünitelerin kesimi, bükülmesi ve kaynağı ciddi bir hassasiyet gerektiriyordu. Milimetrik bir eğilme ya da küçük bir delik büyük sorunlara sebep olabiliyordu. Biten ünitelerin birbiriyle uyumu için tam gönyesinde, çizimlerdeki ölçülere birebir uyumu şarttı. Aksi taktirde fırın eğri olacağı için sıcak hava dışarı kaçar ve tava zinciri düzgün çalışmazdı. Sabri Bey’in titizliği, Onnik ve Karakin ustaların ehliyeti ve dikkati sayesinde fırın hatasız tamamlandı. İlkinden daha büyük olmasına rağmen bu fırının maliyeti ilkinin yarısı kadar olmuştu. Ancak fırını test etmek için çalıştırdıklarında beklenmedik bir problemle karşı karşıya kaldılar. Fırın hareket ediyor, eğilip bükülüyordu. Fırını soğutup dıştaki

sacları söken Sabri Bey, cam yünleri çıkarınca problemin sebebi anlaşıldı. Fırın ısınınca uzadığından, tünel üzerindeki ayaklardan yalnızca ortadakinin sabitlenmesi gerekiyordu. Genleşmeyi tolere edebilmek için diğer ayakların bant üzerinde ileri geri kayması şarttı. Ancak ‘evladiyelik olsun’ diyerek işlerini sağlam yapmayı düstur edinen Onnik Usta, bütün ayakları kaynakla sabitlemişti. Daha fazla bilgi için Ek 4’te Onnik Usta bölümüne bakınız.

İkinci fırını başarıyla tamamlayan atölye hemen üçüncüsü için kolları sıvayacaktı. Fırın tamamlanmadan önce elemanlara eğitim verilmişti, tesis kullanıma açıldığında gündüz vardiyası için personel sıkıntısı olmadı. Sabri Bey kısa süre içinde ikinci vardiya için eğitim vermeye başlayacaktı. Fabrikanın artık ambarlara mal götüren ve gerekli hammaddeyi getiren iki kamyonu vardı. Her yere kamyonla sevkiyat yapılamadığı için bu araçlar sadece ambarlara mal götürmekte kullanılıyordu. Gece boşa çıkan kamyonlar ikinci vardiya işçilerine servis hizmeti de veriyordu.

1960’da ortaokulu bitiren Betül başarılı bir öğrenciydi. Okulu, öğrenmeyi seviyordu. Kendini liseye çoktan hazırlamıştı. Oysa annesi ve babası ona söylemeseler de bu işe pek gönüllü değillerdi. O yıllarda muhafazakar aileler arasında kız çocuklarını orta okuldan sonra okutmama eğilimi yaygındı. Liseye giden kızların kısmetinin kapandığı söylentisi dolaşıyordu. Üstelik bu ön kabul tamamıyla yanlış da değildi. Dindar genç erkeklerin lise eğitimi almış kızlarla evlenmeye sıcak bakmadığı biliniyordu. Asım Bey ve Zehra Hanım ağız birliği etmiş Betül’e kız sanat lisesine gitmesi için ısrar ediyorlardı. Hocası Kamil Bey de onlardan yanaydı. Zira henüz ifade etmeye başlamasa da Betül’le evlenme planları yapmaya başlamıştı. Liseye ve ardından üniversiteye giderse onunla evlenmeyeceğinden endişe ediyor olmalıydı. İtirazlar Betül için büyük ve kötü bir sürpriz olmuştu. Direnci, gözyaşları işe yaramıyor, anne ve babası fikir değiştirmiyordu. Genç kızın bütün ısrarına, yalvarmalarına rağmen kararlıydılar. Üstelik bunu onun iyiliği için yaptıklarına inanıyorlardı. Onlara göre liseye gitmesi halinde büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacaktı. Şimdi anlamasa da ilerde Betül’ün de onlara hak vereceğine eminlerdi. Fakat o gün hiç gelmedi, mecburen Selçuk Kız Meslek Lisesi’ne kaydolan Betül, hayatı boyunca anne ve babasına bu konuda hak vermedi.

Aksaray’da, Atatürk Bulvarı’nın paralelindeki Lütfü Efendi Sokak’taki iki kardeşin ortak aldığı arsanın üzerine, o zamana göre lüks sayılabilecek beş katlı bir apartman yaptırıldı. Kaloriferli ve asansörlü idi. Mutfakta ithal malı elektrikli fırın ve havagazı vardı. Üçüncü katı Asım Beyler, dördüncü katıysa kardeşi Sabri Bey ve ailesi kullanacaktı. Giriş katı ve 5. Katları tanıdıkları aileler satın almıştı. Yarı bodrum olan bahçe katında ise kapıcı dairesi, kalorifer dairesi ve kiraya verilecek küçük bir daire bulunuyordu. Orayı da daha sonra Ülker’de göreve başlayacak Kadir Karaca ailesi kiraladı. Emektar kapıcı Manika’lı Ahmet Efendi idi. Eşi Bedriye Hanım Hanım çok tatlı dilli idi. Zehra ve Güzide hanımların. işleri çok olduğu zamanlarda onlara yardım ederdi. Aynı zamanda Zehra ve Güzide Hanımların iyi bir komşusu idi.

Apartmanın önünde Atatürk Bulvarı’na bakan bir park vardı. 1960 yılında adı “Hanımeli” konan bu apartımana taşınıldı. Bu isme ilham veren, dairelerin hanımların üzerine olması idi.

İstanbul Erkek Lisesi’nden başarıyla mezun olan Selçuk, 1960 yılının siyaseten karışık, kasvetli ve zor ortamında o zaman da çok zor olan bir sınavı kazanarak İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’ne yerleşti.

İstanbul, 1960’lı yılların başlarında hâlâ sınırları belli, çevresi merkeze bağlı köylerle çevrili küçük bir şehirdi. Aile, 1961 senesinin yazında Kumburgaz’da bir ev kiralamıştı. Bir köy görünümündeki Kumburgaz’da henüz apartmanlaşma başlamamıştı. Tutulan evi yaz boyu sırasıyla Sabri Bey’ler, Güzide Hanım’ın büyük ablası ve Asım Bey’ler birer ay süreyle kullanacaktı.

Faruk 1961’de Pertevniyal Lisesi’nde orta okula başlamış, ertesi sene Betül, Selçuk Kız Sanat Enstitüsü’nden mezun olmuştu. Aynı sene yaz başında Betül’le Kamil Karagöz’ün nişanı

ilan edildi. 21 Haziran 1962’de nişanlandığında lise kaydından sonra ikinci büyük yıkımı yaşayan Betül, henüz 16 yaşını doldurmamıştı. Evliliğe hazır değildi. Üstelik yıllardır Selçuk ağabeyine ve kendisine ders veren Kamil Karagöz’ü ağabey gibi görüyordu. Fakat Asım Bey ve eşinin yine, onun fikrini dikkate almaya niyetleri yoktu. Evlilik karar Betül’e sorulmadan verilmişti. Kamil Bey bir süredir aileye damat olmak istediğini hissettiren kinayeli sözler söylüyordu. Bir defasında “Keşke benim de Asım Bey gibi bir babam olsaydı.” diyecek kadar ileri gitmişti. Ancak reddedilmeyi göze alamadığı için niyetini açık etmeye çekiniyordu. Üstü örtülü beyanların farkında olan Asım Bey bir seyahatine damat adayını da davet etmiş ve kızıyla evlenmek isteyip istemediğini açıkça sormuştu. Kamil Bey’in bu soruya olumsuz cevap vermesi beklenemezdi… Kızına eş değil kendine damat seçen Asım Bey’in bazı şartları vardı; düzenli olarak beş vakit kılamasa da namaza başlamasını ve Cuma namazlarını terk etmemesini istiyordu. Kamil Karagöz o gün kabul ettiği ve evlendikten sonra birkaç ay uyar gibi göründüğü bu şartları bir daha asla yerine getirmeyecekti.