Ülker’e Önemli Katkı Sağlayan Profesyonel Yöneticiler
Ülker’in hikayesi Asım Bey’le başlamış, kardeşi Sabri’nin katılımıyla sağlam bir temel üzerine oturmuştu. Asım Bey’in oğulları Selçuk ve Faruk, eğitimlerinin ardından şirket bünyesinde çalışmaya başladıktan sonra Ülker, artık Türkiye’nin en büyük gıda üreticisi seviyesine ulaşmıştı. Markayı zirveye taşıyanlar, Berksan kardeşler ve çocuklarından ibaret değildi şüphesiz. Bugün dünya geneline ürün dağıtan bir dev kurum olan Ülker’e emek veren binlerce çalışan yanında kilit pozisyonlarda görev yapmış üst düzey yöneticiler de vardı. Bu başarı hikayesinde onların katkılarını unutmamak gerekiyor.
Cemile Özgü: Erken dönem Ülker çalışanlarından bahis açtığımızda akla ilk gelen isimlerden biri, elbette Asım Bey’in sağ kolu Cemile Hanım olur. Cemile Özgü, Bahçekapı mağazasında tezgahtarlık yapan Meliha Hanım’ın kardeşiydi. Ablası, evlenince yerine onu tavsiye etmişti. Cemile çalışkan, güvenilir, sadık ve kabiliyetli bir çalışandı. Tecrübesi yoktu ama işi hızla kavramış, kendini çok iyi yetiştirmişti. Bu sayede kısa zamanda perakende şefliğine terfi etti. 1944’ten sonra toptan satış artınca, müşteri hesaplarında ve siparişlerde Asım Bey’e yardım etmeye de başlamıştı. Kasanın sorumluluğu Asım Bey’den sonra Cemile Hanım’daydı. En karışık hesapları bile kafasından yapar, insanları unutmaz, müşterilerin özelliklerini bilirdi. Emekliliğine yakın yıllarda fabrikada muhasebede görevli Zihni Bey ile evlendi. Son derece açık sözlü olan Cemile Hanım, aralarındaki hiyerarşiye aldırmaksızın herkes gibi patronlardan da sözünü esirgemiyordu. Asım Bey sabır gösterse de Sabri Bey bu tavra her zaman tahammül edemiyordu. Ve nihayet aralarındaki gerilim geri dönülemez noktaya ulaştığında, birlikte çalışmalarına imkân kalmamıştı. Cemile Hanım işten ayrıldı. Sabri Bey onun haksız olduğunu düşünüyordu, tazminatını ödemeye yanaşmadı. Asım Bey, kırk yıllık dostluğun bu şekilde sona ermesinden rahatsız olsa da kardeşinin kararına itiraz etmemişti fakat hiçbir şey yapmadan da duramayacaktı. Ülker’den ayrıldıktan sonra, İzmir’e yerleşen emektarı Cemile Hanım’ı İstanbul’a davet etti. Tazminatını hesaplattı. Hesap son derece cömertçe yapılmıştı. Meblağın tamamını cebinden ödeyerek kadim dostunun gönlünü aldı ve kırgınlığı ortadan kaldırdı.
Pandeli Usta: Asım Bey’in Besler’den devraldığı Bahçekapı’daki bisküvi fabrikasını Pandeli Usta kurmuştu. Sabri Bey’e bisküvi yapımını ve makinaların bakımını öğreten de oydu. Makinalar sık sık arıza yapar, her seferinde Pandeli Usta ve Sabri Bey kolları sıvayarak arızayı birlikte giderirlerdi. İşlerin yoğun olduğu zamanlarda gerekirse sabaha kadar hatta bazı Pazar günleri de çalışırdı. Sabri Bey, Pandeli Usta’yla part time çalışmak üzere anlaşmıştı. Her gün vardiya sonrası atölyede kalıyor, birlikte makinelerin bakım ve tamirini yapıyorlardı. Alaattin Usta: Alaattin Usta, Cemile Hanım’dan sonra Ülker’in en kıdemli elemanıydı. Berksan ailesiyle akrabalığı yoktu ancak o da Manikalı’ydı. İşe, Tahtakale fabrikasında fırıncı olarak başlamış, çalışkanlığı, zekâsı ve kabiliyeti sayesinde kısa sürede temayüz ederek Takkeci fabrikasında ustabaşı olmuştu. Emekliliğine kadar Ülker personeli olan Alaattin Usta, Davutpaşa fabrikasına geçildikten sonra da bir süre çalışmaya devam etti. Hamurculuktan paketlemeye, imalatın her aşamasından anlar, kamyon yüklemeden tamir ve bakıma kadar her işi bilirdi. Otomatik tesisler 1965’te gelmişti ancak eski tesisler birkaç sene daha Alaattin Usta’nın idaresinde çalışmaya devam etti. Eski sistem terkedilince o da emekli oldu. O da, bütün eski ustalar gibi, yerine adam yetiştirmedi. Selçuk Bey birlikte mesai yaptıkları yıllar boyunca Alaattin Usta’ya hürmet etmeye, işine karışmamaya titizlik göstermişti. Atıf Biliközen: Atıf Bey, Mösyö Vitali’ye yardımcı olmak üzere muhasebe elmanı olarak işe alınmıştı. Tahtakale ofisinde muhasebe şefi, Ahenk Han’daki ofiste muhasebe müdürü oldu. Doğrudan Sabri Bey’e bağlıydı. Cemile Hanım’la anlaşamasa da Asım Bey’le uyumlu çalışıyordu. Muhasebe tahsili almamış, alaylı olarak yetişmişti fakat mevzuata çok hakimdi. Bilgisayarlardan hiç hoşlanmıyordu. Bilgisayarcıları muhasebe alanına sokmamak için mücadele etse de sonunda kaybeden o oldu. Emekli olana kadar fabrikada çalıştı. Sonra özel bir muhasebe şirketi kurarak Ülker’e danışmanlık vermeye devam etti.
Onnik Usta: Onnik usta, mahir bir demirci ustasıydı. Takkeci’deki atölyesinde, aynı zamanda küçük ortağı olan kardeşi Karakin’le birlikte çalışıyordu. Karakin çok iyi lehim ve oksijen kaynağı yapıyordu. Sabri Bey, bir süredir fabrikada kullanılan fırınları kendisi üretmeyi hayal ediyordu. Onnik Usta’ya birkaç iş yaptırıp sonuçlarından memnun kalınca hayalini birlikte gerçekleştirmek için kolları sıvadı. Onnik ve Karakin ustalar önce, Sabri Bey’le birlikte, ithal edilen bir fırının montajında Alman montörün yanında çalıştılar. Bu tecrübe, fırının iç yapısını öğrenmelerini sağladı. İcat edileli uzun zaman olduğu için fırınlar üzerinde patent koruması yoktu. Birçok firma makinalarını üretirken birbirinden model alıyordu.
Montajdan sonra sıra kendi fırınlarını üretmeye geldi. Sac kesme ve bükme aparatları, kaynatmak için oksi-asetilen tüp takımları, elektrik kaynak trafoları ve jeneratörler alındı. Karakin elektrik kaynağını çok kolay öğrendi. Saçların hassas ölçü ile kesilip dikkatle bükülmesi gerekiyordu. Bir tek fırın için yüzlerce metre kaynak yapıldı. Her aşaması zordu ama en büyük mesele zinciri yapmaktı. Fırında, dört sıralı toplam seksen metre kadar özel transport zinciri kullanılacaktı. İki bine yakın baklanın her birinin uzunluğu dört santimetreydi. Fırının iki tarafında dört bin perçin bulunuyordu. Sac baklalar preste üretiliyor, yüksek ısıda perçinlendikten sonra kıskaçla birbirlerine takılıyor ve örs üzerinde dövülüyordu. İki usta, zincir fabrikalarında makinayla yapılan bu işi, elle ancak altı haftada tamamlayabilmişti. Fırın kanalları ayaklar üzerine yerleştirilmiş, dışına cam yünü konarak tekrar sacla kapatılmıştı. Pişme tünelinin altında ve üstünde sacdan yapılmış kapalı kanallar bulunuyordu. Yanma odasında, mazotla çalışan brülör aracılığıyla ısıtılan hava, büyük bir vantilatör tarafından emilerek bu kanallar içerisinde dolaşıma giriyor, tavalar üzerinde hareket eden bisküvileri alttan ve üstten pişiriyordu. Fırın başından özel bir konveyör zinciriyle tünele giren bisküviler, arka taraftan pişmiş olarak çıkıyordu.
İlk fırın tamamlanıp soğuk bant çalıştırıldığında ekibin sevinci büyük olmuştu. Fakat brülörü yakınca erken bir sevinç yaşadıklarını gördüler. Fırın hareket etmeye, eğilip bükülmeye başlamıştı. Yaşadığı şokla istavroz çıkarmaya başlayan Onnik Usta’ya göre cinlerin saldırısına uğramışlardı. Sabri Bey, problemin neden kaynaklandığını görmek için fırını soğuttu. Dıştaki sacları söküp cam yünlerini aldılar ve mesele anlaşıldı. Fırın ısınınca uzadığından, tünel üzerindeki ayaklardan yalnızca ortadakinin kaynakla sabitlenmesi gerekiyordu. Genleşmeyi tolere edebilmek için tünel diğer ayaklar üzerinde ileri geri kayabilmeliydi. Ancak her işini, ‘evladiyelik olsun’ diyerek sağlam yapan Onnik Usta, bütün ayakları kaynakla sabitlemişti.
Problemi çözüp fırını kullanıma açan ekip artık ne yapacağını çok iyi biliyordu. Çok geçmeden Takkeci’deki fabrikaya birinciden uzun iki fırın daha yaptılar. Artık iyice ustalaşmışlardı. Sırada, Davutpaşa fabrikası için yapılacak daha da uzun üç fırın vardı. Fırınların her birine iki kat perçin atan Onnik Usta, o günlerde “Rüyamda bile perçin yapıyorum.” diyordu.
Yuda Mizrahi: 1960 senesinde Sirkeci’deki mağaza kapatılınca ara verilen şekerleme imalatı Takkeci fabrikasında tekrar başlayınca, imalatın başına Yuda Mizrahi getirilmişti.
Davutpaşa Fabrikası’nda da bu göreve devam eden Yuda Usta, işini çok iyi bilir ve idare eder, mesaiden sonra arkadaşlarıyla gezip eğlenmeyi severdi. İşe girerken yaptığı anlaşmaya uygun olarak maaş yerine üretimden belli bir yüzde alıyordu. Bu sayede iyi kazanmaya başlamış, o devirde servet göstergesi olan bir otomobil bile almıştı.
Selçuk üniversiteden mezun olunca Ülker’de çalışmaya başlamıştı. Gündemine aldığı ilk konulardan biri, şekerleme bölümünün modernleştirilmesiydi. Ancak Yuda Usta bu projeden hoşlanmamıştı. Tartıştıkları bir gün tepkisini tehditvâri üslupla ortaya koyan Usta, işi “Bu iş benim istediğim gibi olmazsa bırakır giderim!” noktasına getirmişti. Selçuk Bey de netti, cevabı “Gidersen git!” oldu. Bu olay üzerine üç gün işe gelmeyen Yuda Usta, seneler sonra o hadiseyi şöyle anlatmıştı; “Hemen çağırırlar diye bekledim ama ses seda çıkmıyordu. Dördüncü gün uğramış gibi yapıp ofisime gittim. Her şey saat gibi çalışıyordu. ‘Selçuk bu işi biliyor’ dedim ve kös kös işe döndüm.” Aralarındaki ilk ve son gerilim bu olmuştu.
Bir Interpack seyahatinde, Almanya’daki önemli bir şekerleme fabrikasını gezmek için izin alınmıştı. Sabri ve Selçuk Beyler, yanlarında Yuda Usta’ya da götürmüştü. İlk gün Düsseldorf’taki fuarda patronlarına eşlik eden Usta, ertesi gün, “Münih’e gidip geleceğim.” dedi. Sabri Bey itiraz etse de Yuda Usta ısrarlıydı. “Orada arkadaşlarım var, beni bekliyorlar. Gitmezsem çok ayıp olur, hem onları çok da özledim.” diyordu. Ertesi sabah dediğini yapmış ve trenle Münih’e doğru yola çıkmıştı. Sonraki günün akşamında otele geri döndüğünde başından geçenleri anlatınca Sabri Bey ve Selçuk o kadar gülmüşlerdi ki Yuda Usta’ya ceza vermekten vazgeçtiler.
Anlattığına göre çok kalabalık bir trene binen Usta, oturacak yer ararken boş bir kompartımana rastlayıp rastgele oturmuştu. Bir süre sonra, kontrol için dolaşan görevli bir şeyler söylemeye çalışmış fakat Almanca bilmeyen Yuda Usta, ‘git işine!’ diyerek adamı başından savmıştı. Tren bir süre sonra durduğunda görevlinin ne demek istediği ortaya çıkmıştı. O istasyondan trene binen kalabalık bir deliler topluluğu, önceden rezerve ettikleri kompartımanı doldurmuş, Yuda Usta’yı yaka paça dışarı atmışlardı. Münih’e kadar saatlerce ayakta yolculuk yapan Usta’nın macerası bununla da bitmemişti. Zahmetli bir yolculuğun ardından trenden arkadaşlarına kavuşma sevinciyle inmiş, coşkuyla karşılanıp omuzlarda taşınmayı beklerken karşılamaya gelen kimsenin olmadığını görmüştü. Yer ve saat doğruydu fakat gelen giden yoktu. Zar zor Türkçe bilen birini bulup elindeki telefon numaralarını teker teker arayınca yaşadığı hayal kırıklığı büyük olmuştu. Arkadaşlarından biri önemli bir işi olduğunu söyleyip telefonu kapatmış, öteki son derece ters bir üslupla karşılık vermişti. Bütün bu hadiselerin üzerine ilk trene atlayıp Düsseldorf’a geri dönen Yuda Usta, başından geçenleri anlattıktan sonra “Benim arkadaşlar Münih’te gavur olmuş.” diye özetlemişti durumu.
Hiç evlenmeyen Yuda Usta, fabrikadaki kızlarla flört etmekten hoşlanır, bu durumu Sabri Bey’e duyurmamaya çalışırdı. Bu arkadaşlıklardan biri hayli ilerlemiş, Usta, fabrikada çalışan bir kıza aşık olmuştu. Bir gün Sabri Bey’den bir bahaneyle izin alıp sevgilisiyle birlikte Yalova’ya doğru yola çıkmıştı. Niyeti gözlerden uzak, keyfince vakit geçirmekti. Aksilik bu ya, o gün Sabri Bey’in de iş için Yalova’ya gitmesi gerekmişti. Yuda Usta’nın arabasını uzaktan gören Sabri Bey, plakayı tanıyınca takibe başlamış, bir ara yanlarına kadar da gelmişti. Genç aşıkların dünyayı farkedecek durumda olmadığını anlayan Sabri Bey ısrar etmemişti ancak bu konuyu kapatmaya niyeti yoktu. Ertesi gün ikisinin de işine son verdi. Bir süre sonra son derece mahcup bir şekilde Sabri Bey’i ziyarete gelen kız, ailesinin şart koşmasını üzerine Yuda’nın Müslüman olmayı kabul ettiğini haber vermişti. Evlilik hazırlıkları başlamıştı. Sabri Bey bu haber üzerine yumuşamış ve işe dönmelerine müsaade etmişti. Müslüman olduktan sonra Yaşar adını alan Yuda Usta, emekli olana kadar Ülker’de çalışmaya devam etti.
Mustafa Başaran: Bilgisayar sistemlerinin henüz günümüzdeki kadar ileri olmadığı yıllarda bugün makineler aracılığıyla yapılan pek çok işe insanlar nezaret ediyordu. Personelin mesai takibi de bu iş kalemleri arasındaydı. Kart basma sistemi olmadığı için bu göreve, bir süre imamlık da yapmış olan Mustafa Başaran nezaret ediyordu. Bölümleri dolaşarak yoklama yapıyor, personelin işe gelip gelmediğini tek tek kontrol ediyordu. Başaran’ın çok güçlü bir hafızası vardı, işçilere dair gerekli bütün malumatı biliyordu.
Galip Usta: Asıl işi hamurculuk olan Galip Usta, hem patronları hem de fabrika çalışanları nezdinde tam bir efsaneydi. Her türlü inşaat, çatı, tesisat işinden anlıyordu. İri yarı vücudunun uyandırdığı intibadan daha kuvvetliydi. Fabrika binalarının altyapılarını ezbere biliyor, bir tuvalet tıkandığında, ilgisiz gibi görünen bir rögarı açtırarak sorunu gideriyordu. Fabrikaya alınan ağır makinaların araçtan indirilip yerine taşınmasında ekiplere, yine çok gayretli bir insan olan Galip Usta şeflik ediyordu. Yumuşak tabiatlı, güleryüzlü bir insandı. Herkes kendisine ‘Galip Usta’ diye hitap ederken bir tek Sabri Bey ‘Galip’ diye sesleniyor, onun idaresini kimseye bırakmıyordu. Galip Usta hamurculuk dışındaki bütün işlerde doğrudan Sabri Bey’e bağlıydı.
Orhan İnam: İş hacmiyle birlikte fabrikanın personel ihtiyacı da artıyordu. Makine mühendisliği işleri önemli bir kalemdi. O güne kadar bu sorumluluğu üstlenen Selçuk Bey idari işlerle de ilgilenmeye başlayınca, yeni bir mühendis alınması gündeme gelmişti. Bu ihtiyaç, Selçuk Berksan’ın İTÜ’den alt sınıfı olan Orhan İnam işe alınarak giderilmişti. İnam, işletme mühendisi olarak istihdam edilmişti. İşini çok seviyor, gayretle çalışıyordu. İki yıl sonra teknik müdür oldu. Çok çalışıyor, mesaiye erken gelip geç çıkıyor, masasında oturmuyordu. Bu özellikleriyle Sabri Bey için ideal çalışandı ama küçük bir ‘kusuru’ vardı; her konuda fikrini söylediği için zaman zaman Sabri Bey’le ters düşüyordu.
Anlaşmazlıklar artınca Sabri Bey onunla çalışmak istemedi. Bunun üzerine Orhan İnam 1970’li yılların ortalarında Ülker’den ayrıldı. İzmir’de bir atölye kurarak bisküvi ve çikolata makinaları üretmeye başladı. O yıllarda Konya’da peş peşe bisküvi ve çikolata fabrikaları açılıyordu. Orhan Bey, bu fabrikalar için Ülker’deki makine ve fırınların benzerlerini üretmeye başlamıştı. Gelişmeleri takip eden Sabri Bey, işten çıkarma kararına pişman olmuştu ama İnam’ın işleri çok iyi gidiyordu, geri dönüşü yoktu. Sık sık arabasıyla Konya’ya giden Orhan İnam, bu yolculuklardan birinde geçirdiği trafik kazası sebebiyle vefat etti. İşini devralan eşi ve çocukları makine üretimini devam ettirdiler.
Remzi Önal: Remzi’nin genç yaşta dul kalan annesi, Ülker’de paketleme şefi olarak çalışıyordu. Çalışkan bir kadındı. O da Manikalı’ydı. Ricası üzerine kızı da Ülker’de işe alınmıştı. Henüz küçük bir çocuk olan Remzi de bazen onlarla birlikte fabrikaya geliyordu. Ziyaretlerinden birinde Sabri Bey Remzi’yi görmüş, annesine eğitim masraflarını karşılama sözü vermişti. Pertevniyal Lisesi’nde iki yıl sınıf arkadaşı olan Faruk Berksan ve Remzi, iyi arkadaş olmuşlardı. Üniversitede bir yıl birlikte kimya eğitimi de almışlardı. 1970’li yıllarda kimya mühendisliği diploması alan Remzi Önal’ın Ülker’de işi hazırdı. Selçuk Bey kendisini üretim mühendisi olarak çikolata bölümüne vermişti. İş hayatı boyunca mesleki bilgi ve becerisini geliştirmeye devam eden Remzi Bey, İngilizcesini de ilerletmişti. Birkaç yıl sonra üretim şefi olmuş, emekli oluncaya kadar büyük bir gayretle çalışmıştı. Emekli olduktan sonra Sabri Bey tarafından tekrar çağırılmayı beklemiş fakat bu davet gerçekleşmemişti. Sabri Bey onu çağırmak yerine daha sonra işe alınan Necdet Buzbaş’ı terfi ettirmeyi tercih etmişti. Bu karar üzerine rakip çikolata firmalarına danışmanlık yapmaya başlayan Remzi Önal, zaman içinde meşhur bir çikolata uzmanı oldu. O yıllarda Rusya’ya çikolata ihracatı başladığı için talep ve üretim çok artmıştı. Orhan İnam yeni kurulan fabrikalar için makine üretiyor, Remzi Önal da imalatı öğretiyordu. Mesleği Ülker’de öğrenip ustalaşan bu uzmanların da desteğiyle Ülker’e çikolatacı rakipler çıkmıştı. Yurt dışına da danışmanlık hizmeti veren Remzi Önal’ın Selçuk ve Faruk Berksan’la dostluğu hep sürmüştü. Berksan’ların Ülker’den ayrıldıktan sonra kurdukları yeni şirketlerde de yöneticilik ve danışmanlık yaptı.
Necdet Buzbaş: 1970’lerin ortalarında kimya eğitimini tamamlayan Necdet Buzbaş, Samsun’da bir ilaç fabrikasında çalışırken Faruk Bey tarafından işe alınmıştı. Artık idari vazifeleri olan Selçuk Berksan onu da Remzi Önal gibi çikolata üretim mühendisi olarak istihdam etti. Selçuk Bey’in yurtdışına yaptığı çikolata üretimi ile ilgili seyahatlerde bu iki mühendisten biri kendisine eşlik ediyordu. Her ikisi de sahalarında çok yetkindiler. Necdet Buzbaş ayrıca idarecilik kabiliyetine de sahipti. Sabri Bey’in ne istediğini daha o söylemeden anlar, hemen harekete geçerdi. Bir süre sonra çikolata imalat müdürü olan Necdet Buzbaş, sonraki yıllarda Ülker yönetiminde önemli görevlere getirildi.
Hayati Kuru: Üniversite eğitimini İzmir’de tamamlayan Hayati Bey, bir süre İzmir bayisi olarak görev yapan Kamil Karagöz’ün tavsiyesiyle işe alınmıştı. Davutpaşa caddesindeki fabrikada Sabri Bey’e idari işlerde yardım ediyordu. Kısa zamanda kendini göstermiş, sevilen ve itimad edilen biri olmuştu. Sabri Bey’in her türlü iş sırrına vakıftı. Maliyet hesaplarını onun öğrettiği gibi yapıyor, evrakı değişen şartlara göre elden geçiriyordu. Tedarikçileri biliyor, stokları takip edip sipariş verilmesi gerektiğinde Sabri Bey’e hatırlatıyordu. Masası, fabrikanın girişindeki ofiste, Sabri Bey’in yanındaydı. Sabri Bey iş seyahati veya başka bir sebeple fabrikaya gelemediğinde yapılacak işleri Hayati Bey takip ediyordu. Yönetim merkezi yeni fabrikaya taşındıktan sonra da Davutpaşa’da çalışmaya devam etti. Artık her an Sabri Bey’in yanında değildi fakat şimdi de eski fabrikanın idari amiri pozisyonundaydı. Emekli olduktan sonra da bu göreve devam etti.
Kadri Karaca: Emekli binbaşı olan Kadri Bey, Asım ve Sabri Ülker kardeşlerin 1961 yılında Horhor’da yaptırdıkları Hanımeli apartmanının bahçe katında kiracıydı. İyi derecede İngilizce biliyordu. Ülker, 1962 yılında ithalat lisansı alınca Avrupa firmalarıyla yazışma ve görüşmeleri yürütecek birine ihtiyaç duyulmuştu. Sabri Bey, bu işlerin takibi için Kadri Karaca’yı fabrika müdürü unvanıyla işe aldı. Gayretli ve çalışkan bir insandı. Üretim ve idareye dair işleri Sabri Bey’in bizzat yapmak istediğini anladığı için idari işlere katkı yapamasa da yabancılarla görüşmelerin sorumluluğu onun omuzlarındaydı. İşini başarıyla yürütmüş ve üretime önemli katkıları olmuştu.
Hakkı Eroğlu: Asım ve Sabri Beylerin kuzeni olan Hakkı Eroğlu, Takkeci fabrikasına kamyon şoförü olarak alınmıştı. Kısa sürede tamir ve bakım işlerini öğrendi. O yıllarda ikinci el kamyonlar sık sık arıza yapıyor, tamir gerektiğinde orijinal parçalar genellikle bulunamıyordu. İthali büyük mesele olan bu yedek parçaların kopyaları, sanayi sitelerinde başarıyla üretiliyordu. Zaman içinde işinde iyice ustalaşan Hakkı Efendi, hangi parçayı nerede bulacağını, arızalanan aracı kime tamir ettireceğini çok iyi biliyordu. Gide gele ustalarla hukukunu ilerletmiş, işini öncelikli yaptırma imtiyazına erişmişti. Ustaları gece evlerinden getirtip dükkan açtırdığı bile oluyordu. Davutpaşa fabrikasına geçilince baş şoförlüğe terfi ettirilen Hakkı Eroğlu, emekli olana kadar bu vazifeyi bihakkın yerine getirdi. Hakkı Efendi’nin emekliliğinden sonra Ülker, nakliye işini kendi kamyonlarıyla sürdüremedi. Nakliye şirketleri ve kiralık araçlarla çalışma dönemi başladı.
Ercan Erden: Ercan Erden, Eti’de Bisküvi Müdürü iken Ülker’e başvurmuş, rakibin çalışma sistemini öğrenmek isteyen Sabri Bey tarafından işe alınmıştı. Tecrübeli bir mühendisti ve iyi derecede İngilizce biliyordu. Selçuk Bey’in görevlendirmesiyle AR-GE’de çalışmaya başlayan Ercan Erden, Eti’den eski patronu Firuz Bey’e hayranlığını her vesileyle gündeme getirmekten çekinmiyordu. Bu durumdan rahatsız olan Sabri Bey, en nihayet problemi kökten çözmek için bir plan kurdu. Bir karşılaşmalarında Firuz Bey’e Ercan Erden hakkında sorular sorup adeta aleyhinde konuşmaya kışkırtmış ve bu konuşmayı önceden hazırladığı teybe kaydetmişti. Ercan Ersan’a eski patronunun söylediklerini dinlettiğinde yanlarında olan Selçuk Bey olaya şahitlik etmişti; “Ercan kıpkırmızı oldu. Biraz düşündükten sonra, ‘Bendeki Kürt damarı tuttu. Firuz Bey benim için bitmiştir.’ dedi ve bir daha ondan hiç bahsetmedi.” Sabri Bey sonunda beklediği sadakati elde etmişti. Ercan Erden, 1979 Ekim’inde fabrika geçici olarak kapanınca Ankara’ya gitmek istemediği gerekçesiyle işten ayrıldı. Daha sonra Kar Şirketler Topluluğu altında Novaplast şirketini kuran Erden’in oğulları Can ve Tufan Erden de ilerleyen yıllarda Novaplast’ta önemli görevler üstlendiler.
İrfan Yıldıran: Bir süre İstanbul’da işletme mühendisi olarak çalışan İrfan Yıldıran, daha sonra Faruk Bey tarafından terfi ettirilerek Ankara fabrikasında görevlendirilmişti. Ankara’da da imalat müdürlüğü yapan İrfan Bey, üretimin gelişmesinde büyük katkılarda bulunmuştu. 1982 yılında Faruk Berksan’ın İstanbul’a dönmesinden sonra Sabri Bey tarafından işten çıkarılan Yıldıran, Asım Bey ve oğullarının Ülker’den ayrıldıktan sonra kurdukları Kar Şirketler Topluluğu’nda Berksan kardeşlerle çalışmaya devam etti. Kar Paket şirketini kuran ve bir süre yöneten İrfan Yıldıran, havacılığa büyük ilgi duyuyordu. Nihayet emelini gerçekleştirmiş ve yine Kar Şirketler Topluluğu dahilinde TopAir ve Top Servis Şirketlerini kurmuş ve yönetmişti. İrfan Yıldıran, 2000 yılında bir uçak kazasında vefat etti.
Mete Anar: Dikiş makinesi tamirciliğinden gelen Mete Anar, yeni bisküvi fabrikası döneminde çalışmaya başlamıştı. Özellikle ambalaj makinelerinin tamir ve bakımında çok başarılı idi. Tamirinden ümit kesilen makineleri bile onarıyor, adeta ölü makineleri diriltiyordu.
Avukat Hayim Kohen: Hayim Bey Ülker kadrosundan olmamakla birlikte şirket ve şirket ortakları üzerinde etkili bir isimdi. Bizzat görünmese de her hukuki işin, hatta yönetime dair bazı hususların arkasında o vardı. Vasfı şirket avukatlığı olsa da her zaman Sabri Bey’in tarafında bulunurdu. Sabri Bey’in asker arkadaşıydı. Diyarbakır’da yedek subayken tanışmışlardı. Sabri Bey Takım Komutanı, Kohen Alay Hakimi’ydi. Müstakbel eşini görmek için askerden kaçan Sabri Bey’in dönüşte çıkarıldığı mahmekenin hakimi de Hayim Kohen’di. Arkadaşının hafif bir cezayla kurtulmasını sağlamış, böylelikle aralarındaki hukuku pekiştirmişti. Diyarbakır’da başlayan dostlukları ve sırdaşlıkları hayatlarının sonuna kadar sürecekti. Ağdalı bir dille Osmanlıca konuşan Hayim Kohen’in Musevi kimliğini bu konuşma üslubu ele verirdi.
Çok tecrübeli ve zeki bir insan olan Hayim Kohen, bu yönüyle çevresine güven tesis etmişti. Ancak seneler sonra, Asım ve Sabri Ülker kardeşlerin arasındaki problemlerin çoğunun arkasında, zaman zaman gizleme gereği bile duymadan Sabri Bey’in tarafını tutan Hayim Kohen’in olduğu ortaya çıktı.
Hayim Kohen kurnaz ve becerikli bir avukattı. Sabri Bey abisinden habersiz aldığı ‘çiftlik’ diye anılan araziler hakkında konuşmamayı tercih etse de bir gün, ‘çiftlik’ davası vesilesiyle yeğeni Faruk’a Hayim Kohen’in avukatlık becerilerinden bahsetmişti. Aslında Kohen, Sabri Bey’in ağabeyi Asım’dan maddi bakımdan güçlü olmasını, herhangi bir ihtilaf durumunda avantaj kazanmasını istiyordu. Bu nedenle çiftliğin alınması Kohen’in yönlendirmesiyle gündeme gelmiş, süreç gizlice yürütülmüştü. Ancak söz konusu araziler sebebiyle büyük ihtilaflar yaşanıyor, davaların sonu gelmiyordu. O yıllarda, tapularda arazilerin sınırları ve sahipleri bugünkü kadar belirgin değildi. Her ihtilafta şahitlerin dinlenmesi, belgelerin incelenmesi gerekiyordu. Bir sürü insan araziler üzerinde hak iddia ediyor, ufak ayrıntılar kararı etkileyebiliyordu. Kimi arazi davaları 40 – 50 yıl uzayabiliyordu. Çiftlik davasını nihayete erdirmenin yolu aranırken Kohen bir kurnazlık yapmış, önceden anlaştığı iki ihtilaflı arazi sahibi arasında danışıklı bir dava başlatmıştı. Biri davacı, diğeri davalı olan bu iki gizli müttefikten biri, birkaç celse sonra bölgeye ait bir haritayı mahkemeye sunmuş, karşı taraf itiraz etmeyince mahkeme haritayı onaylamıştı. Onaylanan harita dava konusu alanla birlikte diğer çiftlik arazilerini de gösteriyordu. Sabri Ülker’in arazileri, harita üzerinde tam da onun belirttiği sınırlar dahilinde işaretlenmişti. Kohen itiraz süresi doluncaya kadar sessizliğini korumuş, karar açıklanmadan tarafları bilgilendirmemişti. Nihai karar ilan edildiğinde kızılca kıyamet kopsa da itiraz süresi dolduğu için sonuç değişmemiş, çetrefilli arazi meselesi, Kohen’in kurnazlığı sayesinde hallolmuştu.
Asım ve Sabri Ülker kardeşlerin şirkete eşit sermayeli ortak olduğu dönemde Hayim Kohen’in Sabri Bey’i maddi üstünlüğe elde etmesi için teşvik ettiği biliniyordu. Asım Bey’in oğlu Selçuk işe başladıktan sonra Asım ve Sabri Beylerin yanında yönetime de dahil olmuştu. Aslına bakılırsa o yıllarda şirket işleyişinde yönetim, formaliteden ibaretti. Kararlar genellikle telefonda alınıyor, deftere sonradan kaydediliyordu. Yeni dağılım, anlaşmazlık durumunda Sabri Bey’in azınlıkta kalması ihtimalini gündeme getirmişti ancak Asım Bey ve Selçuk böyle tavır içinde değillerdi. Yine de kağıt üzerindeki bu ihtimal, Sabri Bey’in zor durumda kalabileceğini gösteriyordu. Arkadaşını bu riski ortadan kaldırmak konusunda sık sık ikaz eden Hayim Kohen’in önerisiyle, Sabri Bey’in eşi Güzde Hanım ve Faruk, böyle bir şeye gerek olmadığı halde, 50’şer bin liralık sembolik sermayelerle şirkete ortak yapıldı. Ortak sayısı 5’e ulaşınca şirket yapısı Anonim şirkete çevrildi. Sermaye 7 milyon 300 bin TL’ye çıkarıldı. Dört kişilik bir yönetim kurulu oluşturularak Asım ve Sabri Beylerle Selçuk’un yanında Güzide Hanım da yönetime alındı. Faruk, özellikle yönetim dışında bırakılmıştı zira o da alınsa denge yine Asım Bey lehine bozulacaktı.
Bu hadiselerin de işaret ettiği gibi Hayim Kohen, sık sık avukatlık sorumluluğunun dışına taşıyor, ortaklar arası meselelerde, iki kardeşin ilişkisini zedelemek pahasına Sabri Bey lehine tavır takınıyordu. Asım Bey’in damadı Kamil Karagöz’ün İzmir Bölge Bayiliği vesilesiyle yaşanan krizde de perde arkasında Kohen vardı. Sabri Bey, Kamil Karagöz’e karşı her zaman mesafeli olmuştu. Kardeşinin bu soğuk yaklaşımı sebebiyle Asım Bey şirkette damadı için uygun bir pozisyon bulmakta zorlanıyordu. Bir takım sıkıntılara sebep olan İzmir Bölge Bayii’nin iş akdi Sabri Bey tarafından fes edilince, kendiliğinden Kamil Bey’e uygun bir pozisyon açılmış oldu. Asım Bey İzmir için damadını teklif etti. Daha uygun biri bulunamayınca Sabri Bey de kabul etmek zorunda kaldı. 1965 yılında İzmir Bölge bayiliğine getirilen Kamil Karagöz İzmir’e taşınıp göreve başladı. Henüz sözleşme imzalanmamıştı. Prosedürü tamamlayacak kişi avukat Hayim Kohen’di. Kohen’in İzmir’e götürdüğü sözleşmedeki şartlar, bir önceki bayinin çok gerisindeydi. Kamil Karagöz şaşkınlığını ifade edince Kohen, kendisinin emir kulu olduğunu, şartları Sabri Bey’in belirlediğini söylemiş ve “Ben olsam bu şartları kabul etmem!” demeyi de ihmal etmemişti. Halbuki şartnameyi hazırlayan bizzat Hayim Kohen’di. Sözleşme Kamil Bey’in kabul etmeyeceği şekilde hazırlanmış olmalıydı. Nitekim öyle oldu. Sözleşmeden ve damadının imza koymayı reddettiğinden haberdar olan Asım Bey duruma el koyunca bir orta yol bulundu ve mesele halloldu.
Kamil Karagöz bu seyahati esnasında Hayim Kohen’i akşam yemeğine götürmüş, sohbet esnasında üye olabileceği entelektüel faaliyetler yürüten bir dernek olup olmadığını sormuştu. Kohen’in Türk Yükseltme Cemiyeti’ni tavsiye etmesi üzerine Asım ve Sabri Bey’leri arayan Kamil Bey, her ikisine de Kohen’in mason olduğunu söylemişti. Sinirlenmiş görünen Sabri Bey avukatını değiştireceğini söylese de Hayim Kohen’le çalışmaya devam etti. Bu hadiseden sonra Kamil’e olan kızgınlığı daha da artmıştı.
Üniversiteden mezun olduktan sonra Ülker’de çalışmaya başlayan Faruk, Ankara’daki işleri yönetmekle görevlendirilmişti. Başkentte kaldığı süre zarfında Sabri Bey’le aralarında çıkan ihtilaflar Hayim Bey’i arkadaşı adına endişelendiriyordu. Faruk’un İstanbul’a dönmesinin ardından, yine Kohen’in yönlendirmesi hatta kışkırtmasıyla Sabri Bey, yönetimde rahat edebilmek için, abisinden yüzde 1 hisse istedi. Asım Bey maddiyata önem veren biri değildi. Hele de talep eden kişi kardeşi olunca itiraz etmesi beklenmezdi. Ancak çocukları Selçuk ve Faruk, oluşacak yeni durumda Sabri Bey’in yönetimi ele geçirerek şirketi tek başına idare etmek isteyeceğini, yetkilerini paylaşmayacağını öngörerek karşı çıkıyorlardı. Ülker artık pazarını ülke geneline yaymış, 5 bin çalışanı olan büyük bir şirketti. Atılacak yapısal adımların geri dönüşü mümkün değildi. Asım Bey, çocuklarının itirazı üzerine kardeşinin talebine olumsuz cevap verdi. Sabri Bey bu duruma çok alınmıştı. Aralarındaki, o güne kadar gizliden gizliye süre gelen çekişme, artık su yüzüne çıkmıştı. Bundan sonra ortaklar arasındaki ilişki bir daha eskisi gibi olmayacaktı.
1987 yılında Asım ve Sabri Ülker kardeşler ayrılma noktasında geldiklerinde sahnede yine Hayim Kohen vardı. Protokolleri hazırlarken, çıkabilecek ihtilaflarda karşı tarafın eline mahkemede kullanılabilecek koz vermemek için incelikle çalışıyordu. Kardeşine itimadı tam olan Asım Bey’se mahkeme safhalarını hiç düşünmüyor, kardeşinin kendi niyetini kaleme almasını istiyordu. Nitekim ileride bir takım ihtilaflar çıktı fakat Asım Bey hiç birinde mahkeme yolunu tercih etmedi. Buna rağmen Kohen yine işi kitabına uydurarak Ülker iştiraklerine ait bütün hisseleri zorla geri almanın yolunu buldu.
Fabrikada Asım ve Sabri Ülker kardeşlerin birlikte kullandığı bir özel oda vardı. Burada müşterek bir kasanın yanında her ikisinin birer tane de özel kasası bulunuyordu. Asım Ülker ve çocuklarının ortaklıktan ayrılma süreci başladıktan sonra bir gün Asım Bey, mutadı olduğu üzere evrak almak için bu odaya girmek istemiş fakat kapıyı açamamıştı. Zira bir önceki akşam Hayim Kohen’in önerisi ve Sabri Bey’in onayıyla kilit değiştirilmiş ve durum Asım Bey’e bildirilmemişti. Bu hadise, güvenlik görevlisi nezaretinde kapıyı açtıran Asım Bey için büyük bir hayal kırıklığıydı. Müşterek kasaya dokunmadı, kendi evrakını aldı ve çıktı. Bu noktanın geri dönüşü yoktu.
1987 yılında tamamlanan ayrılık sürecinde Ülker isminin kullanımı da problem teşkil etmişti. Asım Bey ve çocukları isimde iki tarafın eşit hak sahibi olduğunu savunurlarken Kohen Sabri Bey’e ismin şirketinin parçası olduğunu, kesinlikle ayrılamayacağını telkin ediyordu. İsmin müştereken kullanılmasının çeşitli yolları olmasına rağmen, pazarlıklar sonucunda Ülker ismi şirkette kaldı.
Ayrılık sözleşmesinde Ülker ve Anadolu Gıda’nın sahip olduğu Nasaş, Polinas gibi şirketlerin hisseleri iki grup arasında taksim edilmişti. Bu işlem Ülker hisseleri için uygundu fakat Sabri Bey’in Anadolu Gıda gibi çok ortaklı bir şirketin hisselerini başkasına devretme yetkisi yoktu. Bu ayrıntı, anlaşma imzalanıp hisseler devredildikten sonra Kohen tarafından farkedilmişti. Durumu öğrenen Sabri Bey, ağabeyinden hisseleri geri istiyordu. Selçuk ve Faruk Beyler devreye girip iadesi istenen hisselerin karşılığını talep edince Sabri Bey sessiz kalmayı tercih etmişti. Bir müddet sonra Anadolu Gıda Genel Kurulu, Ankara’daki şirket merkezinde bir araya geldi. Toplantıya oğullarının yanında Asım Bey’de katılmıştı. Asım Bey’in iştiraki Hayim Kohen için sürpriz olmuştu. Anlaşılan, Kohen yeni bir komplo hazırlamıştı ve bu senaryoyu Asım Bey’in huzurunda canlandırmak zorunda kalmak canını sıkmıştı. .....
.....Bu, Asım Bey’in iş hayatı boyunca aldığı en büyük darbeydi. .....
................
Paragrafın yukardaki boş yerdeki bölümünün günümüz şartlarında yayınlanmasını mahsurlu görüyoruz. Yazının aslı güvenli bir yerde muhafaza edilmektedir.
Süreç boyunca üstlendiği rolü ustalıkla gizleyen Hayim Kohen olaylı Genel Kurul toplantısı dağılırken yolcu etme bahanesiyle Asım Bey’in yanına gelmiş ve “Bunu nasıl yaptınız? Şaşırdım ve size hiç yakıştıramadım.” demeye cür’et edebilmişti. Ülker tarihine kalıcı ve derin izler bırakan meşhur ve mahir avukat Hayim Kohen işte böyle bir isimdi. O olmasa, muhtemelen Sabri Bey ve ağabeyi arasındaki problemler bu boyutlara ulaşmayacak ve hatta pek çoğu yaşanmayacaktı.
Hayim Kohen’in ortağı Jak Veissid’in Ülkerle hiç ilişkisi olmamıştı. Asım Bey ve oğulları Veissid’le, Ülker’den ayrılıktan yıllar sonra, İngiltere menşe’li bir firmayla görüşürken tanışmışlardı. Lisan bilen bir avukata ihtiyaç duyulunca Bay Jak’ın ismi gündeme gelmişti. Karakter olarak ortağından hayli farklı olan Veissid, son derece uyumlu biriydi. İyi derecede İspanyolca, Fransızca İngilizce biliyordu. Türk Hukuku yanında, uluslararası hukuka da hakimdi. İngilizlerle yapılan ortaklık görüşmelerinde, karşı tarafın avukat ordusuna karşı Jak Veissid tek başınaydı. Buna rağmen görüşmeler başarıyla yürütüldü. Faruk Bey heyecanlı bir tabiata sahipti, zaman zaman onu ikaz ederek, “Önemli olmayan maddelerle çok uğraşıyor, enerjini harcıyorsun. Lüzumsuz konuları bırak, şu konulara önem ver. Diğerleri onların olsun ama bu maddeleri sakın verme!” diyerek yol gösteriyordu. Bu görüşmeler, Selçuk ve Faruk Beyler için büyük pazarlıkların inceliklerini öğrendikleri birer ders niteliğinde geçmişti.
Ülker’e Katkı Sağlayan Yöneticiler bahsinde Hamurcu Hüsnü, Atölye Şefi Süleyman Usta, Bakımcı Veysel Usta, ambalaj makinalarının bakım ve tamirinden sorumlu olan Mehmet Kurtuluş Usta, imalat şefi Çetin Özen, idari işlerde Sabri Bey’e yardımcı olan Hilmi Durmaz, bir süre Genel Müdür Yardımcılığı yapan Burhanettin Zaim, ofis elemanları Adem Sezer, Halil Kütük, ve Nuh Çiçek gibi anılması gereken emektarlar için daha sayfalarca yazılabilir. Hepsine şükran borçluyuz.

