Aslında evlilik kararı verilmeden önce Zehra Hanım Betül’ün ağzını aramış, kızının gönlü olmadığını öğrenmişti. Kararlarını sorgulamak yerine bir kez daha Betül’ü ikna için çalışmaya başladılar. Henüz çocuk yaştaki Betül, sonunda “Tamam” demek zorunda kaldı. Nişandan sonra Kamil ailenin bir ferdi gibi olmuştu ve aslında zor bir insan olduğunu anlıyorlardı. Başlarda bu evliliğe onay veren Sabri Bey ve Güzide Hanım damat adayını daha yakından tanımaya başlayınca fikir değiştirmişlerdi. Sabri Bey düşüncesini gizlemiyor, ağabeyine “Kızını bu adama verme! Bir an önce nişanı boz.” diyordu. “Bir kere söz verdim. Sözümden dönemem!” diyen Asım Bey de memnun görünmüyordu ama Kamil’in arkasında, “Nikahta keramet vardır. Evlensinler her şey düzelir.” fikrini savunan Zehra Hanım’ın desteği vardı. Geri adım atmamalarının bir sebebi de nişanlısından ayrılmanın kızlarının itibarını zedeleyeceği düşüncesiydi. Ve nihayet 1964’de Kamil mezun olup askerlik yaptıktan sonra evlendiler.
Beklenen keramet gerçekleşmemiş, Zehra Hanım bir kere daha yanılmıştı. Betül çok mutsuzdu. Asım Bey pişmanlığını gizlemiyordu ama Zehra Hanım direnmeye devam ediyordu. “Çocuk olsun her şey düzelecek!” temennisi de işe yaramadı. İkinci hatta üçüncü çocuk da bu ilişkiyi kurtarmaya yetmedi. Kızının mutsuzluğu, mevzu açıldıkça “Ah ben ne yaptım!” diyen Asım Bey’i hayatının sonuna kadar üzdü. Zehra Hanım üzüldüyse de bunu ifade etmeye hiç yanaşmadı…
Asım Bey daha önceden beğendiği ve oturmayı arzu ettiği Altunzade’de içinde yıllarca yazlığa gideceği bahçeli bir ev alma imkanını 1962 yılında buldu. Trabzon’daki Kisarna maden sularının imtiyaz sahibi olan bu evin sahibi, Asım Bey’in eski bir tanıdığıydı. İşleri bozulmuş, mülkünün bir kısmı satmak mecburiyetinde kalmıştı. Gönlü, evini alelade birine devretmeye razı gelmemiş olacak ki, niyetini bir gün evine davet ettiği Asım Bey’e açtı. Muhatabını doğru seçmişti. Kısa bir pazarlıktan sonra anlaşma sağlandı. Asım Ülker artık bir Üsküdarlı, Altunizadeli’ydi.
Sabri Bey de aynı sene Göztepe 2. Orta sokakta aldığı arsaya yazlık bir villa yaptırdı. Artık o da senenin bir kısmını Anadolu Yakası’nda geçirecekti.
Ülker’in eriştiği yeni imkanlar, yeni problemlerin de doğmasına sebep oluyordu. Teneke kutular tekrar kullanım imkanı sağladığı için ambalaj maliyetini düşürüp bisküvinin raf ömrünü uzatıyordu. Bu avantajları sebebiyle tüm dünyada senelerce tercih edilmişlerdi. Ancak müşterinin boş kutuları sandıklayıp ambara göndermesi iki taraf için de zahmetli ve maliyetli bir işti. Pazar payı genişledikçe teneke kutuların takibi daha da zorlaşıyordu.
Ülker, 1960 senesinde, Asım Bey’in teklifiyle ilk kamyonunu satın aldı. Artık sevkiyatı kendileri yapacaktı. Her yeni tecrübe gibi bu da yeni bir yorgunluk demekti. Asım Bey, bir süre, şoförle birlikte yolculuk yapıp sevkiyata eşlik edecekti. O yıllarda yokuşta duran bir kamyon tekrar kalkamıyordu. Bu sebeple aracı durdurmak için yokuş aşağı tekerin önüne yokuş yukarı tekerin arkasına takoz koyuyor, hareket zamanı da takozu kaldırarak yola devam ediyorlardı.
Bu vazife, muavin koltuğunda seyahat eden Asım Bey’e aitti. Takozu aldıktan sonra koşarak hareket halindeki araca atlaması gerekiyordu. Ama bu yeni sevkiyat sistemi büyük kolaylık getirmişti. Malzemeyi indiren kamyon, dönüşte boş teneke kutuları fabrikaya getiriyordu. İki yönlü sandıklama maliyetinin yanı sıra yüksek sayılabilecek hamal ücreti ve nakliye ambarlarının kayda değer seviyelerdeki taşıma bedeli ortadan kalkmıştı. O yıllarda hamallar arasındaki dayanışmanın gücü günümüz sendikalarınınkinden fazlaydı. Yapacakları her işin bir tarifesi olan hamallar, obalara bağlı çalışıyordu. Üstelik pazarlık kabul etmiyorlar, tahsilatta zorluk yaşarlarsa bilek gücüne müracaat etmekten hiç çekinmiyorlardı.
Kamyonun takip edeceği güzergah belliydi. Siparişler teslimat sırasına göre yakından uzağa doğru istiflendiği için mal boşaltmak kolay ve hızlı oluyordu. Yani ilk uğranacak müşterinin malı en arkaya, sonraki onun önüne, en sonuncu en öne konurdu. Diğer markalar hâlâ ambar sistemini kullanırken Ülker, Asım Bey’in ileri görüşlülüğü sayesinde bir yeniliğe daha imza atmıştı. Sabri Bey kamyonla sevkiyat fikrini baştan beri destekliyordu. Sağladığı kolaylıkları gören müşteriler de çok memnundu. İlk denemeden sonra kamyon sayısı artmaya başladı. Ülker kardeşlerin kuzeni Hakkı Eroğlu, fabrikada şoför olarak işe başladıktan sonra tamir işlerini öğrenmişti. Artık kamyonların ufak tefek tamir işleri de fabrika bahçesinde yapılıyordu. Filo büyüdükçe önce baş şoförlüğe sonra nakliyat sorumluluğuna yükselen Hakkı emekli olduğunda kamyon sayısı, merkezin takipte zorlanacağı bir sayıya ulaşmıştı. Alınan kararla araç sayısı azaltıldı ve nakliye işi anlaşmalı firmalar aracılığıyla yapılmaya başlandı. Bu kararda, sendikaların yıldırıcı baskıları da etkili olmuştu.
1959’a gelindiğinde bütün iş kalemleri Takkeci’ye aktarılmış, Sirkeci mağazası vazifesini tamamlamıştı. Mağaza kapatılınca yazıhane, Tahtakale Caddesi’ndeki Küçük Aktar Han’ın ikinci katına taşındı. Bütün bir katı Ülker kullanıyordu. Artık lise son sınıfta Selçuk, işleri daha ciddiyetle gözlemlemeye başlamıştı. Üniversite yıllarında da boş zamanlarının çoğunda ya ofise ya da fabrikaya giderdi. Seneler sonra bile ofisteki yerleşimi hatırlayacaktı. Cemile Hanım’ın masası girişte, sol taraftaydı. Masanın karşısına ziyaretçiler için birkaç sandalye konulmuştu. Asım Bey, camekanla ayrılmış büyük bir bölmeyi kullanıyordu. Burada da misafirler için koltuklar vardı. İlerde, yine camekanla ayrılmış daha küçük bir bölme Mösyö Vitali’ye tahsis edilmişti. Patronlar, genellikle duvarlarla ayrılmış odalar kullanmayı tercih ederken Asım Bey çalışanları görebilmek için camekan tercih etmişti. Camekanların önünde evrakın konulduğu alçak dolaplar vardı. Bu ofiste, Mösyö Vitali’nin yardımcısı Atıf Biliközen, Asım Bey’e muhasebe işlerinde yardım eden iki personel, satın almadan ve müşteri hesaplarından sorumlu birer görevli, bir müstahdem ve Şerif Bey adında bir part time çalışan daha vardı. Yüksek bir rütbeden emekli olmuştu. Görevi resmi makamlarla çıkan sorunları halletmekti.
Kapıya yakın bir masada oturan müstahdem temizlik yapıyor, çay / kahve servisine bakıyor, dışarıya evrak götürüp getiriyordu. Dilencilerin içeri girmesini engellemek de sorumlulukları arasındaydı. Her handa bir çay ocağı vardı ve kurallar gereği ofislerde çay, kahve yapılamıyordu. Misafirlere ikram edilen içecekleri, müstahdem çay ocağından getiriyor, Cemile Hanım ikram ediyordu. Diğer çalışanlar siparişlerini boşları toplamak için uğrayan kahveci çırağına veriyordu. Çay ocağının ödemeleri, daha sonra da uzun yıllar kullanılacak olan ve “marka” denen plastik paralarla yapılıyordu. Markası biten bürolar, çırağa ödeme yaparak yenisini alabiliyordu. Çay için bir, kahve için iki marka vermek gerekiyordu.
Yeni büroda penceresiz iki duvarda, tavana kadar uzanan dolaplar vardı. Muhasebe defterleri, fatura ve irsaliyeler, müşteri dosyaları, tedarikçi dosyaları bu dolaplarda muhafaza ediliyordu. Son beş yılın kanuni defterleriyse yüksek güvenlik gerektirdiği için kilitli dolaplarda tutuluyor, sadece sık sık gelen maliye müfettişlerine arz ediliyordu.
O senelerde, hele de Sirkeci hanları gibi eski binalarda kalorifer aramamak gerekiyor. Asım Bey ve ekibinin kullandığı büro da diğerleri gibi büyük bir soba ve küçük bir kuzineyle ısınıyordu. Ve yine o günlerde hiçbir yerde soğutma sistemi yoktu. Yazları, isteyen masasına
vantilatör koyabiliyordu ancak kalın duvarlı hanlar, kışın donduracak kadar soğuk, yazın da bunaltacak seviyede sıcak olmuyordu.
Haberleşme mi? Onun da kapatılan Sirkeci ofisinde olduğu gibi kolay bir yolu vardı. Asım Bey’in arkasındaki camekanın sürgülü penceresi hep açıktı. Cemile Hanım’la irtibatı buradan sağlıyordu. Çevredekilerin duymasını istemediği bir şey olduğunda Cemile Hanım uzanıp patronunun kulağına fısıldayıveriyordu. Telefon gibi daha modern usuller kullandıkları da oluyordu elbette. Asım Bey’in masasında, ikisi Cemile Hanım’la, biri Mösyö Vitali ve Atıf Bey’le paralel, üç telefon vardı. Müşteriler siparişi telefonla vermeye başlamışlardı. Talebin yoğun olduğu günlerde Cemile Hanım’la Asım Bey iki ayrı telefondan aynı anda sipariş alıyordu.
Mösyö Vitali’yle ortak olan hattı kendi aralarında belirledikleri bir şifreyle kullanıyorlardı. Görüşmeleri gerektiğinde özel bir zile basıyor, karşı taraf telefonu açtığında herhangi bir numara çevirip telefondaki sinyali susturduktan sonra meramlarını anlatıp kapatıyorlardı. Muhasebe işleri için de kullanılan bu telefon Atıf Bey’in masasında çalıyordu. O ofiste çalışan personelle görüşmek isteyen yakınları da bu hattı kullanıyordu. Bu tip özel görüşmelerin bir adabı vardı; telefon etmeyi gerektirecek önemli bir konu olmalı, arama seyrek gerçekleşmeli ve konuşma kısa tutulmalıydı.
Bir müddet sonra Sirkeci’yle Takkeci fabrikası arasına direkt bir hat daha bağlandı. Manyetolu bir makinesi olan bu telefon, genellikle Asım ve Sabri Beylerin görüşmelerine aracılık ediyordu. Arama yapmak için telefonun yanındaki kolu çevirmek yeterliydi. Asım Bey kibarca çevirip bırakıyor, Sabri Bey’se kuvvetle ve uzun uzun çaldırıyordu. İki taraftakiler de zil sesinden arayanın kim olduğunu kolayca anlayabiliyordu.
Müşteri memnuniyetine çok önem veren Asım Bey’in bir adeti vardı, ofiste bu işi yapabilecek personel olmasına rağmen telefonlara kendisi cevap veriyor, siparişleri bizzat alıyordu. Bu hassasiyeti sebebiyle, bazen, müşterilerin şımartıldığını düşünen Sabri Bey’le tartıştıkları bile oluyordu. Müşterilerle görüşmeyi nezaket gereği kabul ettiğinden kendisine aynı hassasiyetle cevap verilmediğinde sinirleniyor, tepkisini açıkça gösteriyordu. Telefona çıkan sekreterin beyan ettiği, “Beyefendi meşgul. Not bırakın, sizi arasın!” cevabı Asım Bey nezdinde geçersizdi. Kabul edebileceği yegâne mazeret muhatabının telefonda ya da ofis dışında olmasıydı. İki kez üst üste aynı cevabı alırsa tereddüt etmeden münasebeti kesiyordu.
İşine duyduğu saygının da bir gereği müşteri hassasiyetinin istisnası yoktu. Banka müdürü, namlı iş adamları gibi önemli misafirleri bile olsa arayan müşteriyi geri çevirmiyordu. Telefonda olduğunda arayan müşterilere Cemile Hanım cevap veriyor, kabul ederlerse siparişlerini alıyor ya da Asım Bey’in görüşmesi bitene kadar beklemelerini rica ediyordu. Asım Bey müşteri memnuniyetine çok önem veriyordu. Daha ciddi ve mesafeli bir karaktere sahip olan Sabri Bey’se Her arayanla görüşmezdi. İki kardeş arasındaki gerilim sebeplerinden biri de bu yaklaşım farkıydı.
Türkiye kültüründe geleneksel usullerin terk edilmesi kolay olmuyordu. Çoğunluk randevu sisteminden haberdar değildi, olanlar da işletmiyordu zaten. Tüm Türkiye’ye hitap eden bir fabrikanın ortağı da olsanız misafirleriniz randevu alma gereği duymadan kapıyı çalıp geliyordu. O yılların adeti buydu. Bir ziyaretçi varken bir başkasının gelmesi gayet normal kabul edildiğinden kimse yadırgamıyordu. Telefonda olduğu gibi ziyaretlerde de müşteriler öncelikliydi. Özel sebeplerle gelenler ziyareti uzun tuttuklarında Cemile Hanım bir şey danışmak yahut namaz vaktini hatırlatmak gibi bir bahaneyle Asım Bey’i odadan çıkarmanın yolunu buluyordu. Asım Bey’i çok iyi tanıyan Cemile Hanım için bunlar artık yerleşmiş alışkanlıklardı, öncesinde konuşmak, planlamak gerekmiyordu.
Her misafirden bu kadar kolay kurtulmak mümkün olmuyordu tabii. Asım Bey memleketten gelmiş, 3 – 4 saat sonra kalkacak trenini bekleyen tanıdıklara Sirkeci’den aşinaydı. Sabahtan aldırdığı gazeteleri önlerine koyduktan sonra bitmeyecek telefon trafiğine başlıyordu. Aç ve uykusuz kalma pahasına çalışmaya alışmıştı. Misafir ağırlamaya ayıracak
uzun saatleri yoktu. Ziyaret yemek vaktine denk geldiyse, misafirlerine börek ve çay sipariş ediyor, kendisi, perhizde olduğu söyleyerek evden getirdiği yemeği yiyordu. Yalan da değildi, gençliğinden beri mide ağrısı çekiyor, sık sık böbrek taşı düşürüyordu. Beslenmesine dikkat etmesi gerekiyordu. Asım Bey’in bu huyları artık biliniyordu. Misafirler, konuşma fırsatı bulamadıkları için onun yazıhanesine uğramamayı tercih ediyorlardı.
Çalışanlar da Asım Bey gibi yemeklerini sefertası ile evlerinden getiriyor, masalarında yiyordu. Üzerinde yemek de ısıttıkları küçük kuzine soba, yaz bile olsa öğle saatlerinde yakılıyordu.
Elle tutulan muhasebe kayıtları deftere kurşun kaleme benzeyen ve “sabit kalem” denen silinmez bir kalem ile yazılıyordu. Mali kayıtlarda yapılacak bir hata şirketin büyük ceza almasına sebep olabilirdiBu yüzden muhasebecilerin titiz insanlar olmasına özen gösteriliyordu. Hata yapmak bir muhasebeci için utanılması gereken bir kusurdu. Sıkça hata yapanlar, işlerini kaybediyordu. Hataların üzeri çizilmiyor, bunun yerine “ters madde” denen bir işlem yapılıyordu.
1960’ların ortalarına kadar her türlü hesapta, ilk modeli 1918’de üretilen kollu hesap makineleri kullanılıyordu. Görünüm itibarıyla daktiloya benzeyen bu makinelerde harf yerine rakam yazıyor, hesaplamalar yan taraftaki kol çevrilerek yapılıyordu. Aşina olmayanların kavramakta zorlanacağı bu aleti, tecrübeli muhasebeciler büyük bir maharetle kullanıyordu. Facit de denilen bu manuel makineler 1960’ların ikinci yarısında yerlerini çok daha hızlı olan elektrikli modellere bırakmaya başladı.
Tahtakale Caddesi’ndeki yazıhane hafta içi sabah 9’dan akşam 6’ya kadar açıktı. Cumartesi günleri yine 9’da açılıyor ve öğleden sonra 1’de kapanıyordu. Sabahları erken gelen müstahdem temizlik yapıyor, kışsa sobayı yakıp mesai saatini bekliyordu. İşe dolmuşla gelen Asım Bey Rüstem Paşa Camii yakınlarında inip yazıhaneye kestirme yollardan yürüyordu.
1974 yılına kadar okullar ve resmî kurumlar Cumartesi günü öğleye kadar açıktı. Selçuk, İstanbul Erkek Lisesi’nde son sınıfta öğrenciyken Cumartesi günleri okuldan çıkıp Yeşildirek Yokuşu üzerinden Sultanhamam’a iniyor, Tahtakale’deki yazıhaneye, babasının yanına geliyordu. Cumartesi öğleden sonraları alışveriş zamanıydı. Baba oğul evin haftalık ihtiyaçlarını birlikte alıyordu. Sabri Bey’in kayınpederi ve kayınbiraderinin birlikte işlettikleri İmanoğlu Mazağası, Hasırcılar Caddesi üzerindeydi. Yazıhaneden çıktıktan sonra sohbet ede ede oraya yürüyen Asım Bey ve Selçuk Muharrem Bey’e ayak üstü selam verdikten sonra Eminönü’ne devam ediyorlardı
Baba oğul, alışverişe başlamadan önce Eminönü civarındaki bilindik restoranlardan birinde öğle yemeği yemeyi adet etmişti. Konyalı, Sirkeci’deki eski dükkanın karşısındaki Namlı, Rumeli Köftecisi ya da Tarihi Filibe köftecinde yedikleri yemeğin üzerine “Meşhur şerbetçi”de şerbet içmemek olmazdı. Asım Bey nedense Pandeli’yi sevmiyor, onun yerine Nimet Abla gişesinin yanındaki Ege Lokantası’nı ya da Borsa Sokağı’ndaki kebapçıyı tercih ediyordu. Selçuk’un favorisiyse Bahçekapı’da, Hidayet Camii’nin yanındaki tarihi Şapçı Hanı’nın ikinci katında Küçük Hüdadat Lokantası’ydı. Yaşlıca bir hanımın işlettiği Küçük Hüdadat’ta yer bulmak için biraz sıra beklemek gerekiyordu. Yemekleri de aynı hanım yapıyordu. Selçuk’un siparişi değişmiyordu ya Azeri usulü Kaymaklı Pilav ya da etli yaprak sarma istiyordu. Asım Bey, Bakçekapı’daki dükkanı işlettiği yıllarda köşede İranlı bir Azeri’nin açtığı “Hudâdat” isimli lüks bir lokantanın varlığından bahsediyordu. Devrin zenginleri özel araçlarıyla gelip yemek yediği bu lokanta, patron öldükten sonra kapanmıştı. Küçük Hudâdat’ı işleten hanım belki de onun bir yakınıydı.
Tahtakale Caddesi’ndeki Yazıhane’nin Takribi Yerleşim Planı
Alışveriş hep aynı mağazalardan yapılıyordu. Şarküteri ve manav ihtiyaçlarını Tahmis Sokağı’ndaki dükkanlardan aldıktan sonra kahve almak için Mehmet Efendi’ye geçiyorlardı. Elmas Kasap’tan et paketlerini de aldıktan sonra balık alacaklarsa köprü altındaki Balık Pazarı’na devam ediyorlardı. Alışveriş bittikten Topkapı dolmuşuyla evlerinin yolunu tutuyorlardı.
Asım Bey’in arabası vardı ama sokaktan sayılı motorlu aracın geçtiği 60’lı yıllarda bile İstanbul’da park yeri sıkıntısı oluyordu. Bu zorluğu yaşamaktansa yakın mesafelere dolmuşla gitmeyi tercih ediyorlardı.
Kamyonların sevkiyata getirdiği kolaylığı ve kârlılığı bir süre tecrübe ettikten sonra 1957 veya 58 senesinde fabrikaya hammadde dışı ihtiyaçların temini için Volkswagen marka bir kamyonet daha alınmıştı. Salih isminde bir şoförün kullandığı bu araçla; temizlik malzemesi, etiket gibi imalat dışı ihtiyaçlar temin edilecekti. Salih, aynı zamanda Asım Bey’in makam şoförüydü. Sabahları işe başlamadan önce onu evden alıp yazıhaneye götürüyordu. Akşamları, aracın ara sokaklara girmesi gerekmesin diye Eminönü otoparkında buluşuyorlardı. Sabahları Fındıkzade’de oturan Şerif Bey’i de alıyorlardı. Genellikle Şerif Bey ortada, Asım Bey cam kenarında oturuyordu. Selçuk’un okulu da yol üstündeydi. Babasıyla gitmesi onun için büyük kolaylıktı. Asım Bey bunu düşünerek sabahları onlarla gitmesini istese de Selçuk bu teklife nadiren olumlu cevap veriyordu. Özel araç kullanımı çok seyrekti. Arkadaşlarının okula özel araçla gittiğini görmelerinden çekiniyordu. Babasına eşlik ettiği ender zamanlarda yük bölümünde çamurluğun üstüne oturuyor, okula gelmeden birkaç sokak önce inip yolun geri kalanını yürüyordu.
Fabrikada kapasiteyi artırmış, fazla mesai uygulaması başlatmışlardı ama yine de siparişlere yetişmekte zorlanıyorlardı. Buna rağmen Asım Bey, Takkeci Fabrikası faaliyete geçtikten sonra başlayan radyo reklâmlarına ara verilmemesinden yanaydı. Günün meselelerini bir şekilde halledeceklerini biliyor, geleceğe yatırım yapıyordu. Televizyon Reklam’ın sahibi Faruk Deniz ilk radyo reklamcılarından biriydi. Anten Reklam’ın kurucusu Tarık Gürcan piyasaya ondan sonra girmişti. Ülker, tanıtım kampanyalarında her iki ajansla da çalışıyordu. Faruk ve Tarık Beyler sık sık Küçük Ahenk Han’a geliyor, Asım Bey’le saatler süren toplantılar yapıyordu. “Akşama babacığım, unutma Ülker getir!” sloganını bu toplantılardan birinde Tarık Gürcan ve Asım Bey birlikte bulmuşlardı.
1950’lerin başarılı radyocusu ve tiyatro sanatçısı Orhan Boran, 1959’da “Orhan Boran ve Yuki” ismiyle bir radyo programı yapmaya başlamıştı. Yuki, hayali bir kahramandı. Program ikilinin eğlenceli diyaloglarına dayanıyordu. Kısa süre içinde halk tarafından çok sevilen Yuki, bir fenomen’e dönüşmüştü. Orhan Boran ve Yuki Türkiye’nin en çok dinlenen programlarından biriydi. Ve bu programda reklamı en çok dönen marka Ülker’di. Daha pahalı ve etkisi radyoya nazaran daha az da olsa gazete reklamları da bir yandan devam ediyordu. Kısa bir süre sonra sinema reklamları da başlayacaktı.
Ülker’in İstanbul’da çok az toptancı müşterisi vardı. Beyoğlu tarafından uzun müddet sadece Lüks-İdeal bisküvileri satılmıştı. Önlerinde perakende satış yapmaktan başka seçenek görünmüyordu. Asım Bey yine bir ilke imza atarak 1961’de İstanbul’da Perakende Dağıtım Sistemi’ni kurdu. Hafta bir gün kuzenleri Hamdi Dinçsoy, bir gün de Asım Bey şehir içindeki dükkanları dolaşıp siparişleri toplamaya başladılar. Malzemesi tükenen müşteriye hemen ikmal yapmak gerekecekti. Ziyaretlerde kullanmak ve dağıtılacak malları taşımak için Volkswagen marka bir minibüs alındı. Dağıtımı Hamdi Bey yapıyordu. Bir gün Pendik Beykoz arasını dolaşıyordu. Haftanın bir gününü Sarıyer’e ayırmıştı. Zeytinburnu bölgesi ve Rumeli yakası da eklenince kısa süre içinde haftanın her günü dağıtım yapmaya başlayacaktı.
Sırayla Ankara ve İzmir’de de uygulanmaya başlanan bu dağıtım sisteminin Ülker için olduğu kadar bakkallar için de avantajlı olduğu anlaşılınca araç sayısı çoğalmaya başladı. Ülker, rekabette üst sıralara tırmanıyordu. Toptan satışlar ortalama 3 ay vadeliyken bakkallara doğrudan satıştan nakit para geliyordu. İleride toplam satışın yüzde 40’tan fazlası böyle yapılacaktı. Finansman sağlamada çok büyük bir avantaj elde edilmişti.
“Perakende Dağıtım Sistemi’nin oturması kolay olmadı. İstanbul toptancıları o tarihlere kadar sadece “Lüks İdeal ve Haylayf” marka bisküvileri dağıttığı için Ülker yeterince tanınmıyordu. Plasiyer Hamdi Bey ilk zamanlar Beyoğlu’ndaki bakkallara girmeyi bile başaramamıştı. Önce merkezi noktalardaki bakkallara tabela konuldu. Sonra ana yollardaki elektrik direklerine “ÜLKER En Nefis Bisküvi” ve “ÜLKER Bisküvileri” tabelaları asıldı. Bu çalışma çok kısa sürede sonuç verdi. Hamdi Dinçsoy birkaç ay sonra mal yetiştiremez olmuştu. Ertesi yıl, talebi karşılamak için hem araç hem de plasiyer sayısını artırmak zorunda”
Direklere Asılan İlk Ülker Tabelalarından Biri
Aslında Ülker, daha önce de satış ve tanıtım için minibüs kullanmıştı. Kendi alanında cesurca yeni adımlar atan Asım Bey, 50’li yıllarda Anadolu seyahatlerinde kullanmak maksadıyla özel bir Volkswagen minibüs hazırlatmıştı. Şoför mahallinin arkası teşhir mağazası gibi tasarlanan minibüse, Asım Bey ve misafirleri için birkaç koltuk da konulmuştu. Aracın iki iç cephesinde ürünlerin özenle yerleştirdiği çift taraflı camekanlar vardı. Müşterilerin mağazalarında oturup konuşacak mekan olmadığı için görüşmeler araç içinde yapılıyor, teşhir rafları sayesinde ürün tanıtımı mümkün oluyordu. Müşteriler daha önce böylesine akılda kalıcı ve prestijli bir sunumla karşılaşmamıştı. Asım Bey, şoförü Kadri’nin kullandığı bu minibüsle Türkiye’nin hemen hemen bütün il ve ilçelerini en az bir kere ziyaret etmişti. Küçük şehirlerde aracı merkezi bir noktaya park ediyor, müşterileri oraya davet ediyorlardı. Esnaf yakındaki bir kahveden sipariş edilen kahvesini yudumlarken ürünleri ve ambalajlarını inceleme fırsatı buluyordu.
İki kardeş ilk günden itibaren bütün yatırımlarını ortak yapmışlardı. Zaten kazancın çoğu şirkette kalıyordu. Ev ve araba almak gibi harcamalar yaparken de yine istişareyle hareket ediyorlardı. Ancak 1950’lerin sonlarına doğru Sabri Bey bir takım şahsi yatırımlar yapmaya başlamıştı. Edirnekapı dışında, Sultançiftliği denen muhitte arazi alıyordu. Muhitin önemli arazi komisyoncularından biri tam zamanlı olarak Sabri Bey için çalışıyordu. Hukuki prosedürü, şirket avukatı Hayim Kohen hallediyordu. Çok ucuza mal edilen bu arazilerden önceleri kimsenin haberi olmamıştı. Bölgeye talep artınca alımı yavaşlatmış, sadece kelepir arsalarla ilgilenir olmuştu. Bir süre sonra kurdurduğu ortaklar birliği aracılığıyla tarla statüsündeki bu toprakları arsaya dönüşmesini de sağlamıştı.
Asım Bey kardeşinin yatırımlarından kendisine de satış yapmak isteyen komisyoncular vesilesiyle haberdar oldu. Sabri Bey’in aldığı araziler, hatırı sayılır bir seviyeye ulaşmıştı. Ağabeyinin de birkaç hisse aldığını öğrenen Sabri Bey durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu ifade etmiş, ayrıca bölgenin riskli olduğunu söyleyerek onu başka bölgelerle ilgilenmeye teşvik etmişti. Kardeşinin tavsiyesine uyan Asım Bey, Fındıkzade’den iki arsa alıp kızı Betül’ün üzerine tapu ettirdi. Ancak Sabri Bey yine memnun olmamıştı. Şirketin paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek arsaların satılıp paranın Ülker’in finansmanı için kullanılmak üzere şirket hesabına konulmasını sağladı. Mali konularda o güne kadar ortak hareket eden kardeşlerin yolları ayrılmaya başlamıştı. Sabri Bey’in Sultançiftliği’nde aldığı araziler, ilerleyen yıllarda adeta ikinci bir Ülker sermayesine erişecek, kendisine maddi açıdan büyük avantaj kazandıracaktı.
Üniversiteden yeni mezun olan kardeşini servetine ve işine ortak eden Asım Bey, ileride böyle bir ayrılık yaşayacaklarına hiç ihtimal vermiyordu elbette. En azından yaptığı yatırımlardan haberdar olmayı isteyeceği muhakkaktı. Kardeşinin sert çıkışlarına alışıktı, arazi yatırımları konusundaki tavrına da alınmamıştı ama kafası karışmaya başlamıştı. Yıllardır birlikte kazanıp birlikte harcarken şahsı için arazi yatırımları yapmak da nereden çıkmıştı? Aralarında bir güç yarışı mı başlıyordu? Gizliliğin sebebi, farkında olmadığı bir rekabet miydi? Sabri, kendisinde olmayan böylesi bir şahsi serveti nasıl elde etmişti? Önceleri iyi niyetini korumayı tercih etmişti. Bütün bu sorulara bulduğu cevap basitti; Kardeşi yatırım yaparak elde edeceği kazançla daha fazla hisse almayı planlıyor olmalıydı. Ağabeye yakışan tavır, olgun davranıp alttan almaktı. Bu düşünceyle aklından geçen bu soruları yüksek sesle telaffuz etmemeyi seçmişti. Artık birer yetişkin olan çocuklarına ve meseleden haberdar olan yakınlarına da sorgulama izni vermiyordu.
Konu, Asım Bey’in kesin talimatı üzere kapanmıştı ama cevapsız sorular unutulmuyordu. Sabri Bey’in, ağabeyinin 1944’te yaptığı büyük fedakarlığa karşılık onun çıkarlarını da gözetmesi gerekiyor muydu? Oysa o, Asım Bey’e sezdirmeden bir servet sahibi olmuş ve tamamını kendi hesabına değerlendirmeyi seçmişti. Dile getirilmese de iki kardeşin edindiği servetin arasında farkı herkes görüyordu.
Bu arada, Takkeci fabrikasında ikişer vardiya çalışan iki fırın da siparişlere yetişemez olmuştu. Sabri Bey bu ihtimali öngördüğü için ikinci fırını birlikte yaptığı ekibi dağıtmamıştı. Aynı çalışma arkadaşlarıyla birlikte üçüncü fırını yapmak için harekete geçti. 16 metre boyundaki üçüncü fırının yapılması çok daha kolay olmuştu. Yeni tesisin de üretime başlamasıyla fabrikanın toplam kapasitesi, Almanya’dan aldıkları fırının dört buçuk katına ulaşmıştı. Başlarda ağabeyini frenlemeye çalışan Sabri Bey de artık büyümenin durmayacağını görüyordu. Ancak Takkeci’de yeni tesis yapılabilecek yer kalmamıştı. Bir taraftan arsa aranırken öte taraftan fırın ekibi ileride inşa edilecek yeni fabrikanın fırınlarını üretmek için çalışmaya devam etmeliydi.
1961 yılında, Takkeci fabrikasının iki kilometre ilerisinde, Davutpaşa Caddesi 28 numarada daha büyük bir arsa bulundu. Yeni fabrikanın kapasitesi mevcudun üç, üç buçuk katı olacaktı.
Artan kapasite ve verimlilik, maliyeti düşürüyordu. Bu avantaj, kârlılığı artırmak için bulunmayacak bir fırsattı. Fakat Ülker kardeşler, ortak bir kararla pazarlamada kullandıkları, “Yüksek kalite, düşük fiyat” mottosuna uygun bir satış politikası benimseme yoluna gitmişti. Fiyatlar da üretim maliyetine paralel olarak düşük tutuluyor, rakiplerle aradaki mesafe, Ülker lehine açılıyordu.
Fabrika için gereken kaynağın önemli bir kısmı, önceki yıllarda olduğu gibi Asım Bey tarafından temin edildi. Müşterilerden alınan ön ödemeler bankaya teminat olarak gösterilerek kredi sağlanmıştı. Ancak fabrikanın yapılması ve üç yeni tesisin kurulması için önemli bir finansmana ihtiyaçları vardı. İşin sadece krediyle hallolması mümkün değildi. Sermaye arttırmaları gerekiyordu. Aslında sermaye artırımı için para koymak zorunda değillerdi. Ortaklar o zamana kadar çok az para çekmiş, şirketin kârını içerde tutmuşlardı. Ancak biriken payını almak isteyen Mösyö Vitali, sermaye artışına katılmak istemiyordu. Katılmaması durumunda hissesi çok düşecekti.
Şirket hisselerinin dağılımı Asım Ülker yüzde 40, Sabri Ülker yüzde 40 ve Hayim Nahum nam-ı diğer Mösyö Vitali yüzde 20 şeklindeydi. İşine kimsenin karışmasına müsaade etmeyen Mösyö Vitali, kendisi de ortaklarının sahasına müdahale etmiyordu. Asım ve Sabri Beyler gece gündüz kendilerini paralarcasına çalışırken o devlet memuru gibi mesai saatleri içinde çalışmayı sürdürüyordu. Borçlar dahil her türlü riskin yasal sorumlusu Asım ve Sabri Ülker’di. Bu dengesizliğin bir noktada sona ermesi gerekiyordu. Anonim şirkete dönüşmeleri halinde bu zoraki beraberlik kalıcı hale dönebilirdi ki, Asım Bey de Sabri Bey de bunu istemiyordu.
Mösyö Vitali sermaye artırımından muaf kalmak isteyince açık açık konuşmak dışında çare kalmamıştı. Fakat ne ekstra sorumluluk almaya ne de sermayeye destek vermeye razı edilebildi. Yollarını ayırmaktan başka seçenek kalmamıştı. 1962 yılında anlaşarak ayrılmaya karar verdiler. Her şeyini satıp İsrail’e yerleşen Hayim Nahum’un hisselerini birlikte satın alan Ülker kardeşlerin borçlarını kapatması, birkaç yıl sürdü. Türkiye’ye geldikçe Asım Bey’i ziyaret eden Mösyö Vitali ve eşi İsrail’de vefat ettiler. Kızları Rezzan, eşi yazar Errol Gelardin’le birlikte orada yaşamaya devam ediyor.
Mösyö Vitali’nin ortaklıktan çekilmesiyle yeni bir dönem başlıyordu. Şirketin adı artık Asım Ülker, Sabri Ülker Koll. Şti.’ydi. Eşit hisselere sahip oldukları için iki kardeşin unvanı da Genel Müdür’dü.
Ülker’in ikinci nesli henüz yetişme çağındaydı. Asım Bey’in çocukları olan Selçuk 20, Betül 16, Faruk 12 yaşlarındaydı. Asım ve Sabri Ülker şirkete yüzde elli hisseyle ortak sahip olduklarında Sabri Bey’in çocukları daha da küçüktü. Ahsen 11, Ali 7, bugün imparatorluğun başında olan Murat’sa 3 yaşındaydı. İki kardeş şirketi önce Limited’e, sonra Anonim’e çevirecekti. Kendilerini neyin beklediğinden habersizlerdi. Ülker’de ortak oldukları yıllar içinde iki darbe, birkaç askeri müdahale görecek, Şellefyan gibi büyük bir vurguncunun tuzaklarına maruz kalacak, Kıbrıs çıkartması ve ardından gelen ambargolara, döviz sıkıntılarına, sendikal olaylara beraber göğüs gereceklerdi. Bütün bunlardan habersiz, yeni dönemin heyecanı içinde çok umutluydular. Çok badire atlatmışlardı. Bundan sonra da her zorluğun üstesinden geleceklerine inançları tamdı. Üstelik artık kimseye hesap vermeleri gerekmiyordu. Güçlenmiş, tecrübe kazanmış, 17 yıl önce küçük bir atölyeleri varken fabrika sahibi olmuşlardı. Geleceğe dair hayalleri çok parlaktı.
Davutpaşa’da yeni inşa edilen bina üç bloktan oluşuyordu. Teneke atölyesi arkadaki bloğun bodrum katına alınmıştı. Zemin katta hammadde deposu ve hamurhane vardı. Ortadaki kata, işçilerin istifade edeceği bir sosyal tesis, malzeme depoları ve paketleme mahalli yerleştirilmişti. Üst katsa ilerde şekerleme imalathanesi olacaktı. Bu binaya iki yük asansörü de konulmuştu. Paketlemeye gidecek malzemeler katlar arasında bu asansöre göre yapılmış arabalarla taşınıyordu. Hammadde arka kapıdan alınıp, ön taraftan yüklenecekti.
Tek katlı olan orta blokta, şet denilen eğik ve pencereli bir çatı sistemi kullanılmıştı. Çikolata imalathanesi ön bloğun bodrum katındaydı. Mamul deposunun yer aldığı zemin kata, iki adet yükleme rampası konulmuştu. Yüklemeler buradan yapılacaktı. Takkeci’de olduğu gibi buranın giriş katında da Sabri Bey için her yeri gören bir ofis alanı ayrılmıştı. Ayrıca üst katı planlarken yine kendisine ait bir büro ve ilerde büro ve laboratuvar olarak kullanılmak üzere boş alanlar yerleştirmişti. İnşaat yapılırken makinelerin konulacağı imalathanelere öncelik verilmiş, diğer kısımlar yapılırken makine montajları başlamıştı. 1961 sonuna gelindiğinde inşaat bitmiş, 20’şer metrelik ve üç fırın üretime başlamak üzere hazır hale getirilmişti. Boyları 20 metreye yükseltilen eski tesisler de 1962 yılı içinde peyderpey sökülerek yeni fabrikaya taşındı. 4 Temmuz 1961’de Asım Ülker, Sabri Ülker ve Ortakları Koll. Şti’nin yeni adresi Davutpaşa Caddesi No. 28 olarak tescil ettirilmişti. Sermayesi 5 milyon Türk Lirası’na yükseltilmişti.
Çikolata Şekerleme İmalatı
Başlangıçta çikolata üretimi bodrum katta bu işi Rum ustalardan öğrendiği için takma adı Agop olan İbrahim Usta tarafından eski usulde yapılıyordu. İlerleyen yıllarda Yani Comnenos isimli bir mümessil aracılığıyla alınan Doğu Alman malı kakao presi, çikolata silindiri, mikser ve konç kullanılmaya başlandığında çikolata kalitesi ve üretim kapasitesi çok artacaktı. Eski ve yeni usuller hakkıda daha fazla bilgi ekteki Çikolata bölümündedir.
Bisküvi ve çikolatanın üretim aşamalarından bahsedip şekerlemeye değinmemek olmaz. Şekerleme, 1944 yılında ilk üretilmeye başlanan üründü. Ülker, zaman içinde bisküvi üretimine
ağırlık verip asıl şöhretini bisküvi sayesinde kazansa da şekerleme üretimi sürüyordu. Bu ağır işleri, emekli olana kadar Ülker’de çalışan Pehlivan lakaplı, gerçekten de pehlivan olan bir usta ve ekibi yapıyordu. Şekerleme bölümünün başında emektar Yuda Mizrahi bulunuyordu. getirildi. Yuda Usta, imalatın yanında makinelerin tamir ve bakımından da anlıyordu. Talep arttıkça yeni yerli makinelerle güçlendirilen imalata, Talep arttıkça yeni yerli makinelerle güçlendirilen imalata,1970’lerde Selçuk’un tavsiyesi ile ithal malı vakumlu, otomatik pişirme makineleri getirildi. Bir süre sonra karamela şeker de üretilmeye başlanmıştı. Karamelalar, yumuşak olması için daha düşük derecede pişiriliyor, kazana süt ilave edilerek karamelize ediliyordu. Tofe adı verilen sütsüz çeşitlere sadece boya ve aroma katılıyordu.
Şekerleme üretimi hakkında daha fazla bilgi ekteki Şekerleme bölümündedir.
Çikolata ve şekerleme paketlemede üretim artınca Doğu Almanya’dan ithal edilen paketleme makineleri devreye girmişti. Karamela ve tofeler, makinayla, minik kare prizmalar halinde hem kesilip hem de paketleniyordu.
Üretim kapasitesiyle birlikte çalışan sayısı da artmıştı. Fabrikada vardiya sistemi de uygulanıyordu. İki vardiya demek, yatırım yapmadan kapasite artırmak demekti. Mamul ihtiyacına göre ikinci vardiyada istenen sayıda tesis çalıştırılıyordu. Vardiya sisteminin sürdürülebilmesi için işçi transferi meselesini çözmeleri gerekiyordu. Nitekim Ülker’in şehir içinde çalışan kamyonlarına portatif oturaklar yerleştirilerek pratik bir çözüm bulundu. Bu araçlar artık işçi servisi olarak da kullanılacaktı.
Ülker’in büyüme hızı, 1944’ten itibaren düzenli olarak yükselmişti.
1945’te, Tahtakale Nohutçu Han’daki atölyede günde 80 - 120 teneke bisküvi üretilirken Kapasite 1954 yılında günlük 160 - 240 tenekeye kadar çıkmıştı.
1959’da Takkeci fabrikasına geçildikten sonra günlük 320 ile 480 teneke arasında bisküvi üretilebiliyordu.
1959’da 12 metrelik fırın da kullanılmaya başlayınca üretim kapasitesi 800 - 1200 tenekeye ulaştı.
1960 yılında artık 16 metrelik üçüncü fırın da kullanılıyordu ve günde 1450’den - 2150 tenekeye kadar bisküvi yapılabiliyordu.
1961’de, 3 adet 20 metrelik fırının kullanıldığı Davutpaşa fabrikasının günlük üretim kapasitesi 2400 - 3600 tenekeye çıktı.
Bir sene sonra, 1962’de Davutpaşa’da 3 yeni fırın kullanılmaya başlandı. 6 adet 20 metrelik fırının günlük kapasitesi 4800 - 7200 teneke arasındaydı.
1964’te Ülker artık Türkiye’nin en büyük bisküvi üreticisiydi. Pazar payı yüzde 50’nin üzerindeydi. Davutpaşa fabrikası, günde 9600 – 14.400 teneke bisküvi üretiyordu.
Artan kapasiteyi pazarlamak elbette Asım Bey’in işiydi. Eski, mütevazı üretim kapasitesine sahip oldukları dönemlerde kullandığı satış teknikleri artık yetmiyordu. Tam bir inovasyon insanı olan Asım Ülker, Türkiye’yi coğrafi bölgelere benzer bir sistemle bölgelere ayırma yoluna gitti ve kardeşinin de onayını aldıktan sonra tespit ettiği bölgeler için birer temsilci aramaya başladı. Her bölgede, orada faaliyet gösteren bir tüccar, bayi olmaya ikna edilecekti. İş adamlarını bu anlaşmaya ikna etmek herkesin yapabileceği bir iş değildi. Zira bayi
olduktan sonra kendi işlerini bir kenara bırakıp sadece Ülker için çalışmaları gerekecekti. Ülker adına fatura kesecek, satıştan prim alacaklardı. Önceleri bu işe girmek istemeyen iş adamları da zamanla sistemin büyük bir başarıyla çalıştığını görünce ikna olmuş, bayilik almak için sıraya girmeye başlamışlardı. Bu işi oturtmak hiç kolay olmadı. Toptancılar daha önce rakipleri olan bayiden mal almak istemediler. Asım Bey önemli toptancıları sık sık ziyaret ederek bu sisteem ile daha iyi servis alacaklarını ve daha iyi kazanacaklarını söyledi. Bir deneyin, beğenmez iseniz eski sisteme döneriz dedi. Tüccarlar Asım Bey’e inanırlardı. Deneyince bu sistemin kendileri için daha iyi olduğunu gördüler ve sistem bir seneden kısa sürede oturdu. Asım Bey’in ileride İstanbul’da başlatıp Türkiye geneline yayacağı perakende dağıtım sisteminin de tohumları atılıyordu.
Asım Bey az insanda, daha da az iş adamında olan bir dürüstlüğe sahipti. Bu karakterini babası Hacı İslam Efendi’den almıştı. İnsanlar, dindar bir kimliğe sahip olsalar da menfaatleri riske girdiğinde ‘mücbir sebep’ oluştuğunu düşünerek kendilerinden beklenmedik tercihler yapabiliyordu. Bunun çok örneğini görmüştü. Ama onun, hayatı boyunca herhangi bir menfaati prensiplerinin önüne koyduğu görülmemişti. Şartlar ne kadar aleyhine olursa olsun başkasının hakkına tenezzül etmiyordu. Verdiği sözleri ‘ama!’sız tutuyor, borcunu zamanında ödüyordu. İş dünyasında Hud Suresi 112’inci ayette geçen “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emrini onun kadar tavizsiz uygulayan ikinci birine rastlamak kolay değildi. Tedarikçiler ve müşteriler kiminle muhatap olduklarının farkındaydılar. Ülker’den önce Asım Bey’e güveniyorlardı. Bu ahlakı, Asım Bey’in şahsi çıkarlarına zarar verse de ortaklığını sürdürdüğü müddetçe Ülker’in işlerini hep kolaylaştıracaktı.
Ülker’in kuruluşundan itibaren Asım Bey ve Sabri Bey hep aile dışından ortaklarla çalışmak zorunda kalmışlardı. Ortaklık ettikleri kimselerin farklı çalışma prensipleri, işlerini rehavet içinde yürütmeleri, işten ziyade paraya önem vermeleri canlarını sıksa da onlara hiç haksızlık etmemişlerdi. Nihayet yabancılar devre dışı kalmıştı. Birlikte çalışma fırsatı işe bağlılıklarını ve çalışma azimlerini artırmıştı. Asım Bey çok ümitliydi. Kardeşiyle birlikte güven ve huzur içinde bir yönetim sürdürmek istiyordu. Dişleri ve tırnaklarıyla temin ettiği sermayeyle kurduğu Ülker’i gecelerini gündüzlerine katarak ülke lideri konumuna yükseltmişlerdi. Asım Bey geleceği görebiliyor, sadece bisküvide değil, tüm ürünlerde ülke lideri olabileceklerini biliyordu. Artık önlerinde hiç engel yoktu.
Ancak işler onun hayal ettiği gibi mi ilerleyecekti? Atölyeden imalathaneye, oradan fabrika boyutlarına ulaşmışlardı. Bundan sonra kurumsal bir işleyiş tesis etmeleri gerekiyordu. Kuracakları yeni sistemde kardeşiyle eskiden olduğu gibi uyum içinde çalışabilecek miydi? Sabri, 17 yıl önce ortaklık teklif ederken umduğu gibi kendisine her işinde yardımcı olacak mıydı? Kardeşinin ilk yıllarda ağabeyine duyduğu minnet ve saygı devam edecek miydi? Yoksa bu süre zarfında aralarında baş gösteren ihtilaflar büyüyüp aşılması mümkün olmayan krizler mi doğuracaktı? Zaman, bu soruların hepsine cevap verecekti…
Asım Bey’in pasif göreve çekildikten sonra bile Yönetim Kurulu Başkanı ve eş Genel Müdürlük pozisyonunda kalmasını desteklemesi, duyduğu saygının göstergesiydi. Yeğeni Selçuk, amcasının, “Sen daha çok çalışıyorsun!” diyenlere “Abim fedakarlığını başlangıçta yaptı.” dediğine defalarca şahit olmuştu.
Perşembe’nin Gelişi
Ülker’in Türkiye’nin 1 numarası ve dünya markası olduğu dönemde Asım Bey’in şirket içindeki işi ve etkinliği azalmıştı. Yaşlı sayılmazdı, bir takım sağlık sorunları yaşıyordu fakat çalışmasına mâni bir durum söz konusu değildi. Ancak teknik meseleler ve idari işlerle ilgili sorumluluklarını yeğenlerine devreden Sabri Bey satış ve pazarlamayla ilgilenmeye başlamıştı. Asım Bey, yine büyük bir fedakarlık yaparak çift başlılığa meydan vermemek için görevinden çekilmeyi seçti. Hiç itiraz etmeden sessizce ayrıldı. Kardeşini hep takdir etmişti, gözü arkada
değildi. Ülker’in “Türkiye’nin Bir Numarası” olması için Sabri Bey’in Anadolu’daki bayilikleri ve İstanbul’daki perakende satış sistemini güçlendirmesi yetecekti.
1970’lerden sonra Asım Bey pasif görevdeydi fakat yine erkenden işe gidiyor, ödemeleri takibe devam ediyordu. Siparişler için Sabri Bey’le muhatap olan iş adamları, ödeme söz konusu olduğunda Asım Bey’i tanıyorlardı. Müşteriler, ürün teminini uzaktan halletseler de İstanbul’a geldikçe Asım Bey’i ziyaret etmeyi sürdürüyordu. Asım Bey kardeşinin ve çocuklarının başarısını iftiharla takip ediyor, aralarında ihtilaf çıktığında hemen bir hal yolu buluyordu. Ancak ne yazık ki her anlaşmazlığın çözümü yoktu. Bazıları hallolmuş gibi görünse de için için büyümeye devam ediyordu.
Selçuk ve Faruk kardeşlerin katılımlarından sonra büyüme hızı yükselmişti. Sıfırdan kurulmuş bir markayı 20 yılda lider koltuğuna oturtmak olağanüstü bir başarıydı elbette. Liderin büyütülmesi hatta durumunu koruması da önemlidir. Ancak başlangıçtaki mücadeleyi sürdürmeyi başaranların oranı ne yazık ki çok değildir.
Yıllar önce Sirkeci’deki yazıhanede Asım Bey’in işlerdeki potansiyeli görüp “Önümüzde ciddi bir inkişaf imkanı var. Böyle gidersek kısa zamanda lider oluruz” dediğinde Sabri Bey, “Hayal kurma” demişti. Bu Asım Bey’in kehanet seviyesinde bir ileri görüşü idi. Hayal değildi. İki kardeşin üstün gayretleri ve Allah’ın kısmet etmesi ile gerçekleşmişti.
1962’den sonrası
Ülker, ülke liderliğini aşmış, zortta Doğu’da kendini gösterme yoluna girmenin eşiğine gelmişti. . Önce Selçuk’un sonra Faruk’un işe girmesi ile büyüme hızı arttı. Fabrikada büyüme yeri kalmayınca önce Ankara’da sonra İstanbul’da yeni fabrikalar yapıldı. Ülker, çikolata ve çikolata kaplamalı ürünlerde de ülke lideri oldu. İhracat faaliyeti başladı. Katlanarak büyüme devam etti.
Yeni düzen, aile içinde giderek büyüyen sıkıntılara rağmen 1987 yılında Asım Ülker ve Sabri Ülker ortaklığı dağılana kadar sürdü. İki kardeş yollarını ayırdığında, 1944’te sıfırdan kurdukları marka, Türkiye lideriydi. liderliğini geçmiş, Orta Doğu lideri olmuştu.1960’ların sonlarında ancak teşvik belgesi alarak ihracat yapabilirken artık cironun yüzde 20’sini dünya pazarından elde ediyorlardı. Çokoprens, Taç Kraker, Çokonat gibi nesiller büyüten mamulleri; kalite, fiyat ve ambalaj itibarıyla dünya devleriyle rekabet ediyordu.
Bu gelişmeler beşinci bölümde detaylı olarak ele alınacaktır.

