Kırım'a Dönüş

KIRIM

Hacı İslâm Efendi’nin Korbek’te üç erkek, iki de kız kardeşi bulunuyordu. Aile, Yalta ile Aluşta arasında bulunan deniz kenarındaki Küçük Lambat Köyü’ne yerleşti. Lambat, Korbek Köyü hizasında, deniz kenarında çok güzel, turistik bir köydü. Köyde kraliyet ailesine ait iki mâlikane bulunuyordu. Hacı İslâm Efendi hem öğretmen, hem de imam olarak göreve başladı. Gerektiğinde kadılık da yapardı. Devletler Ailesi soylu kimselerdi ve kendisi de büyük saygı görüyordu. Yoldan geçerken kahvehanede oturanlar saygılarından ayağa kalkar, oturan kalabalığın hep birlikte ayağa kalkışı bir uğultu meydana getirirdi. Bugünkü adı Kiparisnoye olan bu güzel köy günümüzde yıkılmış, yerine turistik bir tesis yapılmış durumdadır.

 

 

KIRIM

Aluşta ve Korbek. Korbek’te 2014 te Murat Ülker’in yaptırdığı cami haritası
Korbek Camisi fotoğrafı 2014 yılında tamamlandıktan sonra

Asım’ın ailesi 1916 yılına kadar Kırım’da çok rahat yaşamışlar, sonra iç harbin sıkıntıları başlamış, ama çocuklar için bu durum da bir oyun tarzı hâline gelmişti.

Torunlarının “Büyükanne” diye hitap ettiği Şakire Hanım, hem güzel hem de çok zor yıllar geçirdiği Kırım’ı hatırladıkça türküler söyler ve ağlardı:

Şu Yalta’dan taş yükledim gemim dolmadı
Şu gençlikte bir yar sevdim o da olmadı.

1914

Asım’ın, daima çok sevdiğini söylediği kardeşi Hakkı, 1914 yılında doğdu. Yeniden İstanbul’a dönmeyi planladıkları bir sırada I. Dünya Savaşı’nın çıktığı haberleri ile köy çalkalanmaya başladı. Kırım’a giriş çıkışlar yasaklandı. Ailenin İstanbul’a dönme planları suya düştü. Tabii Hacı İslâm Efendi’nin bir süredir ertelediği Dârü’l Muallimîn’in yüksek kısmını bitirme hayali de sona erdi. Her şeye rağmen İhtilal’e kadar Kırım’da birkaç rahat yıl geçirdiler. Devletler Ailesi köklü bir aile olduğundan büyük saygı görürlerdi. Zaten Hacı İslâm Efendi halkın çok değer verdiği görevleri üstlenmişti. Memuriyetlerine ek olarak, Rus ve Ukraynalı işçilerin çalıştığı bağ ve bahçeleri vardı. Bölgeleri Rusya’da meyve yetiştiren nadir yerlerdendi. Mamullerini önce özel kâğıtlara sarıp, sonra kasalara dizerek iyi fiyata satarlardı. Daha sonra tütün ekimi de yaptılar.

Yalta - Aluşta Arası

Asım’ın ailesi ile 2 yaşından 19 yaşına kadar oturdukları Küçük Lambat Köy’ü ve yaşadığı bölgenin haritasıdır. En sol ve altta meşhur Kırlangıç Yuvası Şatosu görülüyor

Küçük Lambatın Aluşta’ya uzaklığı 18 km, Yalta’ya uzaklığı 12 km kadardır.

Aluşta Korbek arası 5-6 km. dir.

1916 -1917 -1918

Önce Çarlık yıkılıp Cumhuriyet adını verdikleri bir rejim kuruldu. Kanlı iç savaş bütün korkunç yüzüyle devam ederken, 1917 yılında meşhur Bolşevik İhtilali oldu. Bazı tarih kitapları Bolşevik İhtilali’nin Kırım’a bir yıl geç geldiğini yazarlar. Bolşevik İhtilali ile iç savaş çıktı ve zor günler başladı. Hayat koşulları çok zorlaştı. Beyazlar ve Kızıllar olarak bilinen güçlerin arasındaki mücadeleler sırasında halka doğrudan şiddet uygulanmıyor, ancak taraflar köylerde barınıyorlar, evlere ve okullara yerleşiyorlar, yiyecek ihtiyaçlarını köylülerden karşılıyorlardı. Bu durum halk üzerinde büyük bir külfet oluşturuyordu. Beyazlar gidip Kızıllar geliyor, Kızıllar gidip Yeşiller geliyordu.

Halk bu taraflar arasında kalmış, zamanla kıtlık da başgöstermeye başlamıştı. İç savaş, bundan sonra yaşanacak daha zorlu günlerin habercisi gibi idi. Bu arada yurt dışına giriş çıkış yolları tamamen kapanmıştı. Bir anda Türkiye ile mektuplaşmak bile imkânsız hâle gelmişti.

1919

Hacı İslâm Efendi, bölgenin ileri gelenlerinden olması sebebiyle defalarca tutuklandı ve sorgulandı. Partinin önemli kademelerine gelen eski öğrencileri, çoğu zaman önceden haber vererek kaçmasını sağlıyorlar, yakalandığı zaman da kurtarıyorlardı. Defalarca dağlarda ve ormanlarda, diğer kaçaklarla birlikte saklandı.

O sıralarda 6-7 yaşlarındaki Asım, kaçakların yerlerini bilir, ayakkabısının topuğuna saklanan mektuplarla, oyun oynama taklidi yaparak saklandıkları yere gizlice gider, haber götürüp, getirirdi. Asım, saklanma bölgesine yaklaşınca, biri çıkar, onu çağırır “sus” diyerek alır, kaçakların yanına götürür, önce mesajı alırlar, sonra yazdıkları mektubu veya pusulayı ayakkabı derisini kaldırıp altına koyarlardı. Sevimli bir çocuk olan Asım’dan kimse şüphelenmezdi. Kaçaklar büyük bir ateş yakar etrafında oturur, sohbet ederlerdi.

Bu ulaklık görevi sırasında Asım’ın başından ilginç olaylar da geçerdi... Bir defasında açlıktan yürüyecek mecali kalmamış, bir ağacın altına çöküp kalmıştı. Gölgesine sığındığı ağacın dallarına konan kargalar arasında kavga çıkmış ve o arbedede Asım’ın önüne bir somun ekmek düşürmüşlerdi. Asım bu fırsatı değerlendirerek önüne düşen ekmekle hemen karnını doyurmuş, kendine gelince de vazifesine devam etmişti.

Asım, daha o yaşında, filmlere ve romanlara taş çıkartacak olaylar yaşamıştı...

Bir defasında Hacı İslâm Efendi yakalanmış, mahkeme edilmeksizin kurşuna dizilmek üzere tutuklanmış, duvarın arkasında idam sırasını bekliyordu. Asım ise büyük korku içinde, kulakları sağır eden mitralyöz sesleri arasında, kapının aralığından babasını görmeye çalışıyordu. Bir süre sonra iki kişinin kolunda koşturularak babasının kurşuna dizileceği yere götürüldüğünü dehşetle gördü. Olanca gücüyle “Babaaa!” diye çığlığı basınca, nöbetteki askerlerden birinin postal darbesini yiyerek, kapı önünde bekleyen at arabalarının altına yuvarlandı. Arabanın altından yeni bir arabanın geldiğini, içinden bir kızıl subayın çıkarak koşar adımlarla idam mahalline gittiğini gördü. Az sonra o subayın, babası ile birlikte döndüğüne ve serbest kalmasını sağladığına şahit olacaktı. Çünkü bu genç subay da İslâm Efendi’nin öğrencilerindendi.

Yine bir gece sabaha karşı evlerinin bahçesinde silah sesleri duyulmuş; bunun üzerine sabah askerler gelip Hacı İslâm Efendi’yi ‘silahlı eylem yaptığı’ iddiasıyla götürmüşlerdi. Öğleden sonra bütün halk bir meydanda toplanmış, İslâm Efendi idam cezasına çarptırılmak ve halka teşhir edilmek üzere sehpaya çıkarılmıştı. Tamamen iftira olan suçları sıralanırken, bir köylü bağırarak söz isteyecek, elindeki bir avuç mermi kovanını göstererek, “Ben gördüm, falan kişi bu mermileri İslâm Efendi’nin bahçesine girerek attı, işte bu kovanlar delildir” diyecekti. Bunun üzerine İslâm Efendi serbest bırakılacak ve evine dönebilecekti.

Komünistlerin en büyük düşmanı ister papaz, ister hoca olsun, bütün din adamlarıydı. Bu nedenle tüm kiliseler ve camiler işgal edilmişti. Komşulardan komünist olanlar Hacı İslâm Efendi’ye “Hoca, Hoca, bırak artık şu Kur’an’ı, değiştir bu kafayı” derlerdi. Rejime yaranmak kaygısıyla Kur’an’ı çiğneyerek ona hakaret edenler olurdu. Maalesef acı bir gerçekti ki, bunu yapanlar yalnız Ruslar değil, komünist idaresine girmiş, girdikten sonra da komşusuna bile kötülük etmekten çekinmeyen öz be öz Tatar’lar idi.

Komünistler, akılalmaz yöntemler uyguluyorlardı. Rejim muhaliflerini ve “kulak” adını verdikleri varlıklı kişileri toplayıp, geniş ve derin çukurlar kazdırırlar, sonra otomatik silahlarla tarayarak, cesetleri bu çukurlara, yine onların içinden sağ bıraktıkları kişilere gömdürürlerdi. İnsanları trenlere dolduruyor, “gönüllü gidiyor” diye kayıt düşerek, Sibirya’ya sürgün ediyorlardı.

Az sonra anlatacağımız açlık anılarından sonra, bütün bu trajedilerin içinde büyüyen Asım, tarifsiz derecede üzüldüğü için Kırım anılarından bahsetmekten hiç hazzetmez, yaşadıklarını çocuklarına nadiren anlatırdı. Zaman zaman gazetecilerden o acı anıları yayınlamak için gelen röportaj tekliflerine olumlu cevap vermekten, “oradaki akrabalarım zarar görür” düşüncesiyle hep imtina etti. Adeta içine işlemiş bir ‘komünizm korkusu’ vardı.

Asım, Kırım’a aşıktı. Akrabalarını, hemşehrilerini hep kayırmasına rağmen, doğrusu onlara kalbi çok kırıktı. Çünkü lüzumsuz konuşmaları, dedikodu yapmaları ve kendileri hakkında şikayette bulunmalarından büyük sıkıntı duyardı.

1918 -1921

Avrupa’nın desteklediği Çar yanlısı generaller başta Vangel ve Kolchak olmak üzere Beyaz Ordu’yu kurup Bolşevik Kızıl Ordu ile savaşa başlamışlardı. Bir de köylülerin kurduğu Yeşil Ordu vardı. Ormanlarda saklandıkları için bu ismi almışlardı. Komünist olan Yeşil Ordu, hem Kızıllar’la, hem de Beyazlar’la savaşıyordu.

Köylerini bazen o ordulardan biri, bazen de bir diğeri işgal ederdi. Daha önce de bahsettiğimiz gibi Asım’ın amcası İsmail’in çiftliğindeki binaların birine Kızıllar, birinde Beyazlar, bir diğerine de Yeşiller yerleşmişlerdi. Asım’ın çocukluğu neredeyse bu askerlerin arasında geçmişti. Arkadaşlarıyla askerlerin çattığı dolu tüfekleri alırlar, birbirlerine nişan alıp, tetik düşürürlerdi. Kutularla mermileri ateşe atarlar, uçuşan mermilerin arasında saklanır, oyunlar oynarlardı. Öyle bir ortamda askerlere özenip, kağıttan yaptıkları sigaraları içerlerdi. Böylece henüz 10 yaşında sigara tiryakisi olan Asım, 1918 yılında ilkokula adım atacaktı.

Asım’ın esas lisanı Tatarca idi ama okulda Rusça öğrenmeye başladı. Annesi Türkçe konuştuğundan Türkçe’yi konuşamaz, ama anlardı. İlkokulda Arap harflerini öğrendi, sonra kısa bir süre Latin alfabesi ile eğitim yapıldı, daha sonra Kiril alfabesine geçildi. Bütün bu alfabeleri iyi öğrendi. Zamanın hesap makinası sayılan 4+1 boncuklu abaküsü çok iyi kullanırdı.

1919 yılında kardeşi Abdurrahman dünyaya geldi ama henüz altı aylıkken zatürreeden öldü.

Aile aynı yıl Türkiye’ye dönme teşebbüsünde bulundu, Moskova’daki Türk Sefareti’ne müracaat ettiler, ancak başvurularına cevap dahi alamadılar. Hacı İslâm Efendi’nin bu bulanık ortamda beklemekten ve gelişmeleri izlemekten başka çaresi kalmamıştı.

1920 yılında Asım’ın en küçük kardeşi Sabri (Sabri Ülker) doğdu.

Sabri’nin doğumuna yakın günlerde, Rus askerleri evlerinin bahçesinde yatıyorlar, neredeyse kıpırdamalarına bile müsaade etmiyorlardı. Hatta doğumdan bir hafta kadar önce Hacı İslâm Efendi’yi alıp götürmüşlerdi. Sibirya’ya sürülüp, bir daha hiç geri dönemeyebilirdi. Bu ihtimali düşünen Hacı İslâm Efendi, Korbek’te yaşayan ağabeylerinden birinin eşinin Rus olduğunu hatırladı. Geride bırakacağı çocuklarını düşünerek, götürülmeden önce Şakire Hanım’a, adeta vasiyet eder gibi, “Orada bir Rus yenge var, gidip de dönmemek olursa, çocukları alıp oraya gidersin” diyecekti.

Ancak Hacı İslâm Efendi, götürüldüğü o sürgünden önce Allah’ın izniyle, sonra duaların kuvvetiyle geri döndü. Tutuklanarak götürüldüğü yerde bulunan subay, yine eski bir öğrencisi çıkmıştı. Ailesi, eve geç gelecek olsa hep, “Acaba Sibirya’ya sürgüne mi gönderildi?” diye endişe duyardı. Hayatları böyle tedirginlik ve endişe dolu bir ortamda devam ediyordu.

Asım 1921 yılında ilkokulu bitirdi. Okulda dersler hem Rusça, hem de Tatarca yapılırdı. Aynı yıl başladığı lisede (orta-lise) Rusça’sını iyice ilerletmişti.

İç savaşın sonunda Kızıllar’la Yeşiller anlaşacak ve krallık taraftarı Beyaz Ordu yenilecekti. Arkasından Kızıllar Yeşiller’i de dağıtacak, dağıtmakla kalmayıp çoğunu idam edeceklerdi.

Açlık Yılları 1921-22

Bu yıllar müthiş bir açlığın ve sefaletin baş gösterdiği yıllardı. Zaten Komünist rejim boyunca aile bir an olsun bolluk yüzü görmemişti. İhtilal’le özgürlük bekleyenler, Çarlık rejiminden daha beter bir hürriyetsizlikle karşılaşınca ayaklanmalar çıkmaya başlamıştı. Stalin, ayaklanmaları önlemek için ülkeyi kıtlığa sürüklemek gibi akıl almaz bir yöntem uyguladı. Aç olan halk, ekmekten başka bir şey düşünemezdi. Bir yanda devam eden iç savaş, diğer taraftan ekonomik zorluklar, ancak en önemlisi Kırım’a ve Rusya’nın bazı diğer bölgelerine gönderilen gıda ürünlerinin kasıtlı gaspı nedeniyle şiddetli bir açlık başgösterdi. İşte Asım o yıllarda halkın açlıkla terbiye edilmesine ve ibretlik pek çok olaya içinde yaşayarak şahit oldu.

Öyle kötü bir dönemdi ki, halk tam anlamıyla açlıktan kırılıyordu. Yiyecek bulamayıp sokaktaki kedileri ve köpekleri bile yemek mecburiyetinde kalanlar vardı. Sokaklarda hayvan kalmamıştı. Evini barkını ekmek karşılığında satanlar dahi oldu.

İnanılmaz derecede trajik hadiselere tanık olan Asım, bir gün sokakta bir adamın aniden yumruk atıp bir fırının camını kırdığını, vitrinden kaptığı ekmeği delicesine yemeye başladığını görmüştü. Dört-beş fırıncı adamın üzerine çullanarak kafasına vurmaya başlamışlar ama bir türlü adamın elinde ekmeği alamamışlardı; çünkü o darbelerin altında dahi adamcağız eline geçirdiği ekmeği yemeye çalışıyordu.

Bir gün akı ve karasıyla bir takım koyun ciğeri bulmuşlar, karaciğeri pişirirlerken, yemedikleri akciğeri kapının tokmağına asmışlardı. Bunu gören aç bir kadın kendini kaybedip, akciğerin üzerine atılmış, koca akciğeri çiğ ve bütün olduğu hâlde ağzına atmış, çiğnemeden yutmaya kalkmıştı. Boğazı tıkanan ve boğulma tehlikesi geçiren kadıncağızı zor kurtarmışlardı.

Başka bir gün Asım’ın ablası Sıdıka çok üzücü bir hadise yaşamıştı. Denizden tuttukları balıkları dere kenarında yıkarken gördüğü şok edici manzarayı ömür boyu unutmayacaklardı. Çünkü balıkların temizlenip suya atılan artıklarını, derenin akıntı yönünde az ilerisine gelen bir küçük kız yakalayıp çiğ çiğ yiyordu!

Bazen bazı köylerde Alman (Amerikan da olabilir) yardımı olarak yemek dağıtılır, herkes kuyruğa girerek sırasını beklerdi. Beklerken düşüp ölenler olursa, arkadakilerden, bir adım öne geçmenin sevincini yaşayanlar dahi olurmuş.

Asım’ın anlattığına göre uzun müddet aç kalanların vücutlarında şişme şeklinde bazı belirtiler görülür, sonunda yüzleri şişer, sanki çok iyi beslenmiş gibi bir görüntü oluşurmuş. Yüzü şişenlerin bir daha iyileşmeleri mümkün olmaz, kesin olarak hayatlarını kaybederlermiş. Bir defasında da denizde ne olduysa balıklar sahile vurmuş. Aç insanlar koşarak hepsini kovalara doldurup götürmüşler. Kısa da olsa bir müddet karınları doymuş. Kırım’da, Rusya’nın diğer bölgelerinde, bilhassa Ukrayna’da on binlerce insan açlıktan ve açlık sonucu ortaya çıkan kolera ve vebadan ölmüşler. Kırım dışındaki bazı yerlerde yamyamlık vak’aları görüldüğü, yani insanların ölüleri yedikleri söylenegelmiş.

Hacı İslâm Efendi, Kırım’ın aç bırakılması kararına bağlı olarak yaratılacak yapay kıtlık söylentilerini duymuştu. Herkesi uyardı ama kimse inanmadı ve oralı olmadı. Bunun üzerine kendisi bir at arabası ile gizlice her ay birini kullanmak üzere 12 çuval un satın aldı. Gece karanlığında eve getirip odunluğun arkasına sakladı. Gıda saklamanın cezasının idam olduğu herkes tarafından biliniyordu. Fakat Hacı İslâm Efendi, gıdasız kalmanın sonucu zaten açlıktan ölüm olduğu için bu riski üstlenmişti. Küçük Lambat’ta her aile kış için temin ettikleri odunları, ücret karşılığında bahçe duvarına bitişik olarak dizdirirdi. Duvarlar baştanbaşa odunla kaplanırdı. Hacı İslâm Efendi o sene, “Kendim dizeceğim” diyerek odunları dizdirtmedi. Çünkü fıçıları unla doldurup, dizdiği odunların arasına saklayacaktı. Geceleyin odunluğa gidip, gizlice, bir kaba az miktarda un alıyorlardı. Bu sâyede, kıtlık günleri başladığında ölmeyecek kadar beslenebilme imkânına kavuşmuşlardı.

Ancak, aynı günlerde, okullarda göstermelik sağlık kontrolleri yapılmaya başlanmıştı. Maksat, çocukların gözlerine bakarak, hangi ailenin aç, hangi ailenin tok olduğunun anlaşılması idi. Asım Bey’den dinlediğimize göre, her göz kontrolünden sonra eve geldiklerinde, evde gıda araması yapılmış olduğunu görürlerdi. Okulda kontrolü yapanlar, hemen rapor yazıp tok gözükenleri bildirerek, “Bunların evinde yiyecek var” yazarlardı. Çok zeki bir kadın olan annesi Şakire Hanım ise odunluktan aldığı unun kalan kısmını evin kolay bulunacak bir yerine saklar, o unu bulanlar başka bir arama yapmadan, unu alıp giderlerdi. Böylece uzun açlık ayları boyunca ciddi bir kriz yaşamadan hayatta kalmayı başarabilmişlerdi.

Komünist parti mensupları ayrıca okulları gezip, şöyle derlerdi: “İsteyin bakalım Allah’tan, size çikolata verecek mi?” Sınıf sessizlik içinde onların hareketlerini izlerken, hemen ardından, “Peki, şimdi isteyin Lenin Baba’dan bakalım, çikolata verecek mi?” diyerek çantalarından çikolataları çıkarırlar ve çocuklara dağıtırlardı.

1922

SSCB, yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu. İç harbin zorlukları ve açlık yılları bitmiş, ama bu defa da rejimin zorlukları başlamıştı. Zenginlerle birlikte din adamları da hukuksuz (Rusça “kulak” denirdi) ilân edildi. “Hukuksuz Asım” da liseden çıkarıldı. Ailenin geçirmeye başladığı çok zor günler ayları, derken yılları kovaladı. Hukuksuzlar bütün haklardan mahrum oldukları için, arada sırada dağıtılan yiyecek ve ihtiyaç maddelerinden de faydalanamıyorlardı. Devlet okullarından ve hastanelerden yasaklı oldukları için en temel hizmetlerden mahrum oldukları gibi, oy da veremezlerdi.

Bazı anılar:

Kırım’da görev yaptığı ilk yıllarda, mahallede seyyar olarak ayakkabı tamirciliği yapan bir Mehmet Usta varmış. Bir ayağı aksakmış. Hacı İslâm Efendi her gün, Mehmet Usta’nın iki yanında oturan iki kızına, iki simit alır, verirmiş. Okuma yazması olmayan bu Mehmet Usta, daha sonra Kırım’a Memet Kubayev adıyla başkan olmuş. En büyük kötülüklerini de Hacı İslâm Efendi’ye yapmış. Bu adam ihtilalden sonra, “ben kapitalistlere karşı yaptığım mücadelede ayağımı yitirdim” dermiş. Ayağının önceden beri aksak olduğunu bilenler, yalan söylediğinin farkında imişler. Bir gün Kremlin’e giden Başkan Memet Kubayev bakmış ki komünistler lüks içinde, porselen tabaklarda, altın çatal bıçaklarla yiyip içiyorlar, “biz Kırım’da açlıktan kırılırken siz burada lüks içinde yaşıyorsunuz” dediği için daha memleketine dönemeden onu yok etmişler.

Hacı İslâm Efendi sert mizaçlı, yiğit ve sözü dinlenen bir adammış. Tutuklandığı zamanlarda bile saygı görmüş. Hacı İslâm Efendi’nin sık sık düştüğü hapiste iken en büyük üzüntüsü namazını kaçırmakmış. Parmaklıklardan bağırırmış: “Mehmet Ustaaa! Namaz kılacağım!” Kürekten idama kadar alacağı cezalar umurunda olmazmış. Az sonra gelen silahlı bir asker nezaretinde koğuştan çıkarılır, abdestini alır, huşû içinde namazını kılar ve koğuşuna geri dönermiş. Kimseye ne bir minneti, ne de boyun eğmişliği olmuş.

Bir gün Asım’ı arkadaşları bir salonda yapılan eğlence toplantısına çağırmışlardı. “Hukuksuz” diye yaftalandığı için gelemeyeceğini bildirse de arkadaşları ısrar etmişler, Asım da bu ısrarlara dayanamayarak istemeden de olsa toplantıya katılmıştı. Ancak, program başlamadan önce sahneye çıkan biri, “Aramızda hukuksuzlar var, derhal çıksınlar” diye bağırınca, Asım önce üzerine alınmayıp dışarı çıkmayacak, ancak anons kararlı şekilde tekrarlanınca aleyhte tezahüratlar arasında tek başına salonu terketmek zorunda kalacak ve bu acı anıyı hiç unutmayacaktı.

Bir ara, Stalin’in başlattığı yeni bir ekonomi politikasıyla, köylülere küçük araziler verilmiş ve esnaflık serbest bırakılmış, o düzenlemeler sırasında “hukuksuzlar”a da küçük araziler düşmüştü. Bu sayede Hacı İslâm Efendi ve bütün ailesi, tütün ekerek geçimlerini sağlamaya başlamışlardı. Tütünleri güneş doğmadan toplarlar, boylarına ayırırlar ve ipe dizip kuruturlardı. Aşağıdaki aile fotoğrafında arkada asılı tütün yaprakları görülmektedir. Birkaç seneyi de böyle geçirmişlerdi. Bu arada bazı eski zengin aileler, iyi bildikleri tütün işinden iyi mahsul ve daha çok verim almışlar, hatta bazı köylülerin işletemedikleri arazileri de kiralayıp, kazançlarını arttırmışlardı. Bunun üzerine Komünist yönetim, “Kapitalizm bunların kanına işlemiş” diyerek, verdikleri arazileri geri almıştı.

Asım’ın amcası İsmail’in çiftliği de elinden alınmış, çoluk çocuğu ile sokağa atılmıştı. Bu ızdıraba dayamayıp hasta düşen İsmail Amca, o sıralarda yayılan bir salgın hastalığa da yakalanıp hayatını kaybetmişti. Son nefesini, bir küvetin içinde yıkanırken verdiği, aile içinde hep hatırlanan ve anlatılagelen İsmail Amca’nın ardından eşi Ayşe Yenge ve iki çocuğu daha hastalanıp ölmüşlerdi. Bir eli yağda, bir eli balda yetişen bir diğer kızı, yalnız kalınca bir gençle kaçmış, ama yakalanıp geri getirilmiş, amcalarından biri, herkesin içinde bu kızı tokatlamıştı. Asım, çok ilerki yıllarda, zamanında oyunlar oynadığı ve çok sevdiği bu kuzeni ile ilgili acı hatırasını anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu.

Asım’ın At Sevgisi

Geride kalan açlık yıllarına, süregelen idam endişeleri eklense de hayat devam ediyordu. Atları çok seven Asım’ın ısrarı üzerine babası ona bir at satın almıştı. Kısa zaman içinde at binmesini öğrenen Asım çok usta bir binici oldu. Dörtnala giderken yerden mendil alma, ayağa kalkma, arkadaşı ile at değiştirme gibi ancak akrobatların yapabileceği seviyede usta bir binici hâline geldi.

Bir gün Kızıllar, ormanda dolaştığı bahanesi ile Asım’ın atını müsadere ettiler. Büyük üzüntü duyan Asım, gece gizlice ahıra girdi ve atını çözerek kaçırmaya kalktı. Ancak pusuda olan görevlilerce yakalansa da yaşı göz önüne alınarak serbest bırakıldı. Ancak Asım durmadı, ertesi gün tekrar teşebbüse geçti. Bu sefer daha dikkatliydi. Sessizce çözüp eyersiz halde bindiği atını koşturdu ve görevlilerin gözleri önünde çitin üstünden atlatıp dörtnala kaçarak gözden kayboldu.

At sevgisi, Asım için her türlü riske girecek kadar önemliydi. Fakat ne yazık ki dönecekleri zaman babası sevgili atını satmak zorunda kalacak, atını yeni sahibine gözyaşları arasında teslim edecekti. Ertesi sabah yatağından kalkan Asım, kaçıp gelen atın kapıda kendisini beklediğini görecekti. Çok duygulu bir kucaklaşma olacak, ancak az sonra gelen yeni sahibi atı tekrar alıp götürecekti. O kucaklaşma, atını en son gördüğü andı.

Deniz Sevgisi

Karadeniz’in kuzey sahilinde yer alan köylerinde çok güzel plajları vardı. Asım, yüzmeyi o sahillerde öğrenmişti. Sahile yakın kayalıklar, yüzme öğrenmek için doğal yardımcılardı. Az yüzme bilenler sahile çok yakın olan kayalıklara kadar; yüzmeyi ilerletenler biraz daha uzak olan kayalıklara; çok iyi yüzme bilenler ise çok daha uzaktaki “parahot” (gemi) adını verdikleri kayalara kadar yüzerlerdi.

Küçük Lambat sahillerinin 1900 lerin ikinci yarısında yapılmış bir tablosu

Asım’ın yüzerek gidip geldiği kayalardan sağdaki Parahot Kaya.

Arkada Tatarların Ayu-Dag dedikleri Ayı Dağı. (Yatan bir ayıya benzediği için bu isim konmuş)

Hurzuf sahilindeki Küçük Lambat’ın (bugünkü adı İzobilneye),
açıktakı kayaların ve Ayı Dağı’nın uydu fotoğrafı
Yalta - Aluşta arası haritası. Hurzuf ortada

Asım bu kademelerin hepsini tamamlamıştı. artık kara gözden kayboluncaya kadar açılıyor, bir kaç saat sonra dönüyordu.Yorulunca sırt üstü yatıp dinlenir sonra yüzmeye devam ederdi. Nitekim İstanbul’da arada bir ailece gidilen plajlarda, bilhassa Maltepe’de şimdi yok edilmiş olan Süreyya Plajı’nda, sabah denize giren Asım, saatler sonra dönerdi. Çok merak eden eşinin sahile gönderdiği çocukları, sahil boyunca bir yukarı bir aşağı mekik dokuyarak “Babaaa!” diye bağırır çağırırlar, ama duyan olmazdı. O yıllarda denizin içinde yer alan, Süreyya Plajı’nın meşhur sütunlu kubbesi, denizin doldurulmasıyla bugün karada, sahildeki Migros’un önünde kalmıştır.

 

1924

Stalin, ilk kez 1920’de hükümette görev almış, 1922-1924 yılları arasında parti sekreterliğine getirilmiş, nihayet 1924’te Lenin ölünce de devlet başkanı olmuştu. 1920’de başlayan küçük işletme izni 1922’de kaldırılmaya başlamış, 1924’te ise tamamen kalkmıştı. Kolhoz adı verilen devlet çiftliklerinde herkes ortaktı; ancak bunun tek istisnası “Kulak”lardı. Onlara hiçbir iş verilmezdi.

1925

Hacı İslâm Efendi, tutuklu olmadığı ve saklanmadığı zamanlarda, bazen özel dersler vererek, bazen de rençberlik vesair işlerde çalışarak ailesini geçindirmeye çalışıyordu. Henüz çocukluk çağındaki Asım ise, babasının bağlarında üzüm yetiştirip satarak ailesinin geçimine destek olmaya gayret ediyordu.

Asım, “hukuksuz” sınıfına ayrılmış eski zenginlerin ve eski memurların çocuklarının gittiği özel bir okulda, dört yıllık lise eğitimini Rusça olarak tamamladı. Artık çok iyi seviyede Rusça bildiği gibi, Osmanlı, Latin ve Kiril alfabeleri ile yazmayı mükemmelen öğrenmişti. Bu donanım, ilerde bazı kapıların ona açılmasına vesile olacaktı.

Çok güzel bir elyazısı vardı. Ayrıca Kırım’daki Tatarlar sadece Kiril alfabesi biliyorlardı. Yani Tatarca’yı Kiril alfabesi ile yazıp okurlardı. Asım bunu da öğrenmişti. İstanbul’a geldikten sonra Rusya’daki Tatar akrabalarından mektup alan ama okuyamayan dostları, mektupları Asım’a getirir, okuturlardı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Sovyetler Konsolosluğu’ndan, dükkânına çok yakın olan Büyük Postane’den çekilen Rusça telgrafları, Türk istihbaratına bağlı bazı elemanlar gizlice Asım’a okutur, tercüme ettirirlerdi.

Okulda Ruslar’ın bütün geleneklerini, göreneklerini öğrenmişti. Meselâ bizde hakaret olarak kullanılan “ayı” kelimesi, Rus kültüründe en önemli iltifat ifadelerinden biri idi. Cesaret, güç, ve benzeri iyi anlamlara geliyordu. Bazı önemli günlerde öğrenci arkadaşları öğretmenlerine hediye olarak domuz yavrusu getirirler, bahçede serbest bırakırlardı. Asım, böyle zamanlarda diğer Müslüman çocuklarla birlikte ağaçlara tırmanarak domuzlardan uzak durmaya çalıştıklarını anlatırdı.

Okuldaki öğretmeni ve okulun sahibi Olga Hanım, Hacı İslâm Efendi’nin arkadaşı olan “hukuksuz” bir papazın kızı idi. Bu okuldan elde ettiği gelirle ailesini geçindiriyordu. Daha sonra Hacı İslâm Efendi’nin Müslüman öğrencilerinden biri ile evlenmişti. İkisi de Asım’ı ve ailesini çok severlerdi. Daha sonra ailenin Türkiye’ye dönüş izni alınmasında önemli yardımları olacaktı.

Şakire Hanım’ın İstanbul’da bulunan kardeşi Ahmet Ziya Bey, Türkiye’ye dönmeleri için büyük bir çaba gösteriyordu. Bu sebeple devamlı mektuplaşıyorlardı. İşte böyle bir dönemde aile, Türkiye’ye dönüş izni alabilmek için resmî bir girişimde daha bulundu. Ne yazık ki iki yıl sonra gelen cevap olumsuzdu. Üstelik başvurdukları makamlar, başvuru sırasında eklenen nüfus kâğıtları ve diğer resmî evrakları da iade etmeyeceklerdi. Böylece Türk vatandaşı olduklarını ispat eden en önemli kanıtları da gasp edildi. Zaten sık sık, “Belgelerinizi elinizden alırız, sizi mahvederiz” tehditlerine maruz kalıyorlardı.

Hacı İslâm Efendi’nin, 20 Şubat 1927 tarihinde kayınbiraderi Ahmet Ziya Efendi’ye göndermiş olduğu arkası yazılı fotoğraftan, Türkiye’ye dönme umutlarının artık tükendiği anlaşılmaktadır. Fotoğrafın arkasındaki notta şunlar yazılıdır:

 

“Muhterem kardaşım Ziya Efendi,

Yirmi sene gurbette yaşadığım halde hiçbir vakit fotoğrafımı çıkartmayı adet edinmediğim halde, siz kardeşlerimin muhabbeti kalbimde merkûz olarak hiçbir vakit birbirimizi unutamayacağımıza delil olmak üzere işbu fotoğrafımı size takdim ediyorum."

20 Şubat 1927
İslam sadr-ın Hasan (Hasan oğlu İslam)

*Fotoğraflar sundurma içerisinde alınmıştır. Yukarıda görülen kalabalık sundurmanın tepesinde görülen tütün toplarıdır.

 

Ellerinde bir tek annesi Şakire Hanım’ın hatıra diye sakladığı pasaportları kalmıştı. Şakire Hanım’ın memleket hatırası diye sakladığı süresi geçmiş pasaportlar, daha sonra dönüş izni almalarını sağlayan belgeler olacaktı.

Haziran 1929

Hacı İslâm Efendi, dönüş izni alabilmek için bir kere de Moskova’daki Türk Sefareti’nde şansını denemeye karar verdi. Yola çıkarken, eşi Şakire Hanım, sakladığı pasaportları da yanına almasını önerdi. Eski pasaportları hükümsüz diye almak istemeyen Hacı İslâm Efendi, eşinin aşırı ısrarı üzerine pasaportları alıp cebine koydu.

Asım’ın öğretmeni Olga Hanım, eş durumundan Moskova’da yaşıyordu. Türk olan eşinin önemli bir görevi olduğu söyleniyordu. İslâm Efendi’yi trenden inişinde onlar karşılamışlar ve çok ilgilenmişlerdi.

Daha önce Rus makamları nüfus cüzdanlarını ve diğer resmi belgeleri imha ettikleri için, Moskova’daki Türk Büyükelçiliği, İslâm Efendi’nin başvurusunu kabul etmedi. Makamdan çıkmış, çok üzgün ve bitkin vaziyette Büyükelçiliğin merdivenlerine oturan İslâm Efendi’nin yanına durumu öğrenen ve çok üzülen bir memur geldi ve “Başka hiç mi evrakın yok?” diye sordu. İslâm Efendi, ümitsizce hükmü geçmiş olan pasaportları gösterince memur heyecanla, “Bunlar var madem, ne duruyorsun?!” diye bağıracaktı.

Bu sefer dilekçeleri kabul edilmişti. Ancak yine bir türlü cevap çıkmıyordu. Bunun üzerine devreye giren Olga Hanım ile eşinin ilgileri, gayretleri; hatta torpil ve zorlamalarıyla, Büyükelçilik, onay yazısını isteksizce de olsa imzalayacaktı. İmzanın nihayet alınmasında, o aracı memur vasıtasıyla verilen bir miktar bahşiş de etkili olmuştu.

O dönemin dış politikası gereği Türk Devleti, Rusya ile arası bozulmasın diye Türk asıllıların göçüne izin vermek istemiyordu. Bu nedenle Türkiye, Rus vatandaşı olan Kırım Türkleri’ni mülteci olarak kabul etmiyordu. İzin alamadan sınırı geçmek isteyenler ise yakalandığında iade edilir ve Ruslar tarafından da anında idam edilirlerdi.

Sonunda resmî işlemler tamamlanmış, şimdi artık iş Sovyetlerin de izin vermesine kalmıştı. Bu iş için imza yetkisi ise, İslâm Efendi’yi tanıyan, ancak her nedense düşman kesilen eski kundura tamircisi Mehmet Kubayev’e aitti. Başkan’ın, eski adıyla Mehmet Usta’nın, husumeti dolayısıyla böyle bir evrakı imzalaması mümkün değildi. Ancak ne var ki, İslâm Efendi’nin evrakları imzalamaya gittiği gün, Mehmet Usta bir görevle başka bir bölgeye gittiği için, yerine bakan ve aralarındaki kötü ilişkiden haberi olmayan vekili imzayı basmıştı. Devletin bir tek şartı vardı: Yanlarına 4 Amerikan Doları’ndan başka hiçbir değerli eşya veya nakit para almayacaklardı.

Haberin duyulması ile bütün tanıdıkları ve arkadaşları ziyarete gelerek, “Yapmayın, 3 ay sonra burası mükemmel olacak, zor günleri yaşadınız, güzel günlerde gitmeyin, pişman olacaksınız” derler. Ancak böyle hikâyeleri daha önce defalarca dinlediklerinden dolayı kararlarını değiştirmezler. Nitekim, üç ay sonra gerçekten başlayan değişiklikler hiç de iyi yönde değildir. Tatarlar vatanlarından koparılarak Sibirya tarafına sürgüne gönderilmeye başlamıştır. Şanslı olanlar Taşkent’e gitmektedir. Yoldaki felâketler, yaşanan trajediler, yük vagonlarında sönen hayatlar anlatılacak gibi değildir.

Şakire Hanım, zor zamanlarında biriktirdiği altınlarını, önce bir yorganın içine dikmişti. Ancak sonradan müsaadeleri riske girmesin diye gerisin geriye tekrar sökecek, bütün kıymetli varlıklarını orada bırakacaktı. Giderken iki üzüm bağı ve bir miktar parayı akrabalarına bırakarak Odesa’ya geçtiler. Şakire Hanım bir tencere dolusu altınını kümesin altına gömdüğünü söylerdi. Sonradan kıymetli varlıklarını bırakmakla çok doğru yaptıklarını anlamışlardı. Çünkü polisler ayakkabı topuklarını bile söküp aramıştı. Yanlarında, şart koşulduğu gibi sadece 4 dolar vardı.

Sıdıka Hala, 1942 - İstanbul

O sırada 24 yaşında olan Asım‘ın ablası Sıdıka nişanlı idi. Çok sevdiği, gönül verdiği nişanlısından büyük bir üzüntü içinde ayrılmak zorunda kalacaktı. Sıdıka, gençliğinde çok güzel bir kız idi. Çok güzel gözleri vardı. Arkadaşları, aralarında düzenledikleri güzel göz yarışmasında Sıdıka’yı birinci seçmişlerdi. Sıdıka Hala’nın anlattığına göre o akşam iki gözü de şişmiş ve günlerce kapalı kalmış; “nazar değdi” demişlerdi.

İzin alındığında Asım 18 yaşında, kardeşi Hakkı 15, küçük Sabri ise 9 yaşındadır. Sabri 3. sınıftadır.

 

15 Ağustos 1929

İstanbul yolculuğunun zamanı gelmişti. Önce yakınları ile vedalaşıp, sonra ailece Küçük Lambat’tan, Akmescit üzerinden Odessa’ya geldiler. Aslında bir gün süren yolculuk için gemiyi bir hafta beklediler. Bir İtalyan şilebinde umuda yolculukları başladı. Asım, gemide bir Japon arkadaş edinir. Güvertede koşup oynarlarken bir ara arkadaşının yaşını sorar. “50” cevabını alınca çok şaşırır, hatta ürker. Kendisi gibi genç zannettiği, koşup oynayan, yaşını hiç göstermeyen bu adamın ne olduğunu anlayamamıştır. Hiçbir zaman temkini elden bırakmayan Asım, o Japon’a bir daha hiç gözükmez.

Romanya ve Bulgaristan’ın muhtelif limanlarına uğradıkları için, yolculukları bir hafta sürer. 15 Ağustos’ta İstanbul Boğazı’na girerler. Ailece, güverteden İstanbul’un muhteşem manzarasını seyrederler. Gemi Sarayburnu açıklarında demir atar. Kırım’da yaşadıkları o zor yıllardan sonra, İstanbul gibi dünyaca ünlü bu ülkede kendisini neler beklediğini düşünmeye bile zorlanmaktadır. Böyle bir haleti ruhiye içinde Tarihî İstanbul’un devâsâ ve haşmetli siluetinden ürktüğünü Asım, yıllar sonra oğlu Faruk’a anlatacaktır. Doğduğu ama tanıma imkânı bulamadığı bu yeni âlemde nelerle karşılaşacaklar, başlarına neler gelecektir? Derin düşüncelere dalmıştır.

Gemi açıkta demirlediğinden, sahile yani Eminönü’ne bir sandalla çıkacaklardır. Şakire Hanım’ın kardeşleri Hâfız Rıza Efendi ve Ahmet Ziya Bey iskelede onları beklemektedirler. Sandalla karaya yaklaşırken, uzaktan onları gören Hacı İslâm Efendi, “Ahmet, Rıza! Biz geliyoruz!” diye seslenir. Sandaldan inerken Hacı İslâm Efendi ne kadar ödeyeceğini sorar. Sandalcı “8 lira” der. O sırada 1 dolar 2 liradır. 8 lira karşılığında tek servetleri olan 4 doları verirler. Yani tam anlamıyla meteliksiz olarak İstanbul’a ayak basarlar.

Rusya’dan kaçıp, ailesini, çocuklarını Kırım’da bırakarak gelen çok sayıda dostları olduğunu işitmiştik. Ancak bütün olarak gelen başka bir aile var mıydı bilemiyoruz, biz duymadık.

18 yaşına gelinceye kadar, Asım’ın hayatının büyük bölümü savaşın ve ihtilâllerin ortasında, son derece çok zorlu şartlarda, var olup olmama arasında, ailece hayatta kalma mücadelesi vererek geçmişti. Ancak, Asım merkezli gerçek hayat mücadelesi şimdi başlıyordu.