1930 - 1932

1930-1932

Asım, daha sonra, iyi derecede Rusça bildiğinden dolayı, Rusya’dan petrol ithal eden “Neft Sendikat” isimli bir petrol şirketinin İstanbul temsilciliğine girdi. Şirketin kurucusu, dünyaca belli bir üne sahip olan Beyaz Rus Firuzan Simonovski imiş. Türk tabiyetine geçerek “Firuzan Ali Aslan” ismini almış. Petrol işini çok iyi bilen bu şahsın hayatı da ayrı bir roman niteliğindedir. Bu şirket 1931 yılında Türk Petrol adını almış. 1988’de ise Castrol ile birleşerek Turcas kurulmuş.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, yabancı sermaye ile kurulmuş şirketler, görünüşte kamu hizmetinde idiler. Yurtdışından ithal ettikleri petrol ürünleriyle sivil ve askeri ihtiyaçları karşılıyorlardı. Bu şirketlerden biri de Rus menşeli Neft Sendikat idi. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması, Neft Sendikat şirketinin tasfiyesine yol açmıştı. Bu durumdan yararlanılarak, Ruslar’dan tüm tesisler satın alındı ve 1940 yılında 10 bin lira sermaye ile ilk ulusal şirket olan Petrol Limited kuruldu.

Asım’ı petrol taşıyan bir şilepte kâtip olarak görevlendireceklerdi. Fakat beklenen gemi bir türlü gelemeyince, “gemi gelinceye kadar” kaydı ile Üsküdar’da bir Rum benzincinin yanına yardımcı olarak verdiler. Benzinci dükkânı, firmanın Üsküdar deposunun çok yakınında, iskeleye çok yakın yerde, Mihrimah Sultan Camii’nin merdivenlerinin yanındaki bedestenin yan tarafında, meydandaki 3. Ahmet Çeşmesi’nin hemen arkasında bulunan bir dükkândı. Asım’ın küçük oğlu Faruk, benzincinin fotoğrafını 2015 yılında bir kitapçıda bulacaktı.

Faruk’un bulduğu resim. 140-42 yılları. Sağda karanlık gözüken duvardaki kemerin olduğu yer, üzerinde Shell yazıyor. Benzinciyi Shell firması devralmış.

Mehmet Güntekin’in gönderdiği resim. Yıl 1930’lar. Sağ arkada görülen benzinci kapalı. Müşterisi olan taksiler III. Ahmet çeşmesi önünde kuyrukta. Gelecek vapuru bekliyorlar. Yürüyen kişi acaba benzinciyi kapatıp evine giden Asım olabilir mi?

Benzinciye yakın bir yerde bir oda kiraladı. Çok çalışıyordu, bu nedenle çoğu geceler odasına gidemez, benzincinin deposunda bir çuvalın üzerine yatarak uyurdu. Odasına koyduğu yatağın yorganının örtüsünü hiç açmamıştı; üzerine yüzükoyun yatar uyurdu. Patronu çok aksi ve hain yaradılışlı bir adamdı. Doğru dürüst yemek vermez, iyi davranmazdı. Türk düşmanı olan bu adam, yalnız Asım’a değil, yanında çalışan diğer Türklere de eziyet ve hakaret ederdi. Sık sık, “Aptal Türkler! Para biriktirmek için aç yaşar, verem olur, sonra da geberip s....r olur giderler” derdi.

Benzincide çalıştığı günlerde çok yoruldu, çok ezildi. Zaten çok zayıf bünyeli idi. Başına gelmeyen kalmadı. O zaman benzin pompaları yoktu. Litre hesabı satılan benzin tenekelerle, litrelerle ölçülürdü. Hepsi el emeğiyle, kol gücüyle yapılan işlerdi. Benzin deposu ise bodrumda idi. Oradan tenekeler teker teker elle yukarı taşınırdı. Bir gün bodrumda devrilen benzin tenekelerinin altında kalan Asım, neredeyse ölüyordu.

Çoğu taksi ve belediye otobüsü olan müşteriler, önce araçlarını stop ederler, çırak benzin tenekesini açar, huni ile depoya boşaltır, sonra o zamanlar marş düğmesi olmadığı için, aracın önündeki kolu çevirip arabayı çalıştırırdı. Araç çalışınca kol hemen geri çekilip, boşa alınırdı. Bu işlemde geç kalınırsa, motorla beraber dönmeye başlayan metal kol, çevirenin kolunu kırabilirdi.

Bir gün taksicinin biri, arabasının biraz ileride benzinsiz kaldığını söyleyerek oraya kadar benzini götürmesini istemiş, Asım da kabul etmişti. Sırtında benzin tenekesi ve elinde huniyle, taksici önde Asım arkada yola çıkmışlar, “şu köşede, bu köşede” derken ta Bağlarbaşı’na kadar, yokuş yukarı ve 4-5 kilometre gitmişler, sonunda arabaya ulaşıp benzini doldurmuşlardı. Adam arabaya binecek, Asım önde bulunan kolu çevirip arabayı çalıştıracak, ancak taksici ne parayı verecek, ne teşekkür edecek, gaza bastığı gibi kaçıp gidecekti. Asım’ın elinde boş teneke ve huni ile ter içinde taksinin arkasından bakakaldığı bu hadiseden sonra, benzer durumlarda, tanımadıkları müşterilerden parayı peşin almaya başlayacaklardı.

O zamanlar İstanbul’da otomobil sayısı çok azdı. Özel otomobiliyle gelip benzin alanlar belli başlı kimselerdi. Mesela o devrin zenginlerinden meşhur şekerci Hacı Bekir’in oğlu Muhittin, hep gece vakitlerinde gelip benzin alırdı. Yaşadığı gece hayatı dönemin magazin haberlerinde çok sık konu edilen Hacıbekirzâde Muhittin’in, İstanbul’a gelen bir Fransız artistinin sigarasını o zaman için büyük para olan 500 liralık banknotu tutuşturarak yaktığı konuşulurdu.

Çalıştığı benzincinin yanındaki caminin önünde, Üsküdar Meydanı’nda çok güzel bir tarihi çeşme vardır. Sultanahmet’teki meşhur III. Ahmet Çeşmesi gibi bu çeşme de Sultan III. Ahmet Çeşmesi adını taşır. Asım, boş olduğu saatlerde oraya gider, merdivenlerinde oturur, çok sevdiği denizi seyre dalardı. O devrin Üsküdar’ında, birçoğu esrarkeş olan çok sayıda hamal vardı. Asım’ın, çeşmenin merdivenlerine oturup denizi seyrettiği bazı günlerde, o hamallar sağına soluna otururlar, esrar sarıp içerlerdi. Sardıkları esrarı elden ele dolaştırırlarken, esrar, Asım’ın burnunun ucundan bir sağa, bir sola geçerdi. Asım, ileriki yıllarda bu hadiseyi anlatırken, “Çok şükür, o batağın içinde esrara bulaşmadım” diyecekti.

Patronu, Asım’a bir gün, dükkâna getirdiği halıyı iş bitiminde evine götürmesini söylemiş, gece dükkân kapanınca halıyı sırtlayan Asım, yaya olarak yola çıkmıştı. Fakat yolda önüne çıkan bekçiler halı hırsızı sandıkları Asım’ı derdest edip karakola götürmüşler, Asım geceyi karakolun bodrumunda geçirmişti. Sabah olup da tam dayak atarak sorguya başlayacakları sırada bir görevli, “Durun ben bu çocuğu tanıyorum” diyecek ve Asım nahak yere yiyeceği dayaktan kurtulacaktı. Dayağı engelleyen pos bıyıklı adam, bazı sabahlar dükkâna gelip, Zippo çakmağına bir iki damla benzin istediğinde Asım’ın, sivil polis olduğunu bilmeden yardımcı olduğu kişiydi. Bir iki damla benzin, Allah’ın izni ile Asım’ı iyi bir dayaktan kurtarmıştı. Olanları patronuna anlatınca, adam sadece katıla katıla gülüp geçecekti.

Asım, handaki odasına genellikle han kapandıktan sonra giderdi. Geç saatlerde kapı kapandığı için odasına girebilmenin yolu, han sahibinin tarif ettiği bir pencereyi açarak içeri süzülmesiydi. Bir akşam sinema dağılma saatine rast gelmiş, Asım’ın pencereden girdiğini görenler, “Hırsız var!” diye bağırmaya başlamışlar. Koşup gelenler, hırsız zannettikleri Asım’ı epeyce tartaklamışlardı. Allah’tan, Asım’ı tanıyanlar çıkacak ve durum çok daha ciddi bir hâl almadan paçayı kurtaracaktı.

Asım’ın, bunun gibi birkaç defa daha karakola düştüğü zamanlar olmuştu. İşin korkutucu tarafı şuydu ki, o dönemde şayet tanıdık biri yardım etmezse, karakola girenin ne zaman çıkacağı pek belli olmazdı.

Ana dili Tatarca olan ve Rusçayı çok iyi bilen Asım’ın diksiyonu yabancılarınki gibiydi. Çok ileriki yıllarda hatıralarını anlatırken şakayla karışık, “Millet beni ecnebi zannedip, casus diye peşime takılıyordu” derdi.

Asım, bu çalışma temposunda namazlarını kılma imkânı bulamaz, çoğu zaman aksatırdı. Ancak Cuma namazlarını hiç terk etmezdi. Cuma namazına giderken izin almaya gerek görmez, sadece “Usta, ben Cuma’ya gidiyorum” diye haber verir, çıkar giderdi.

Asım oldukça zor şartlarda kazansa da, eline geçen üç kuruşla bir yandan kendisini geçindirmeye, bir yandan da babasına yardım edip ailenin geçimine katkıda bulunmaya çalışıyordu. Bir seferinde, köyden Hacı İslâm Efendi’nin geleceği gün için 25 lira biriktirmişti. O günlerde dükkâna iki çocuk gelmiş, biri Asım’ı oyalarken, diğeri kilitli tahta çekmecenin aralığından küçük parmaklarını sokup, kâğıt paraların bir kısmını çalmıştı. Akşam sayım yapınca Asım durumu anlamış ama yapacak bir şey kalmamış. Eksik çıkan 25 lirayı tamamlamak için, yeni aldığı haftalığını ve ertesi gün memleketten gelecek babasına vermek için biriktirdiği parayı gözden çıkarıp çekmeceye koyacaktı. Patronu bu gibi durumlara hiç tolerans göstermezdi. Hâliyle o ay babasına ve kardeşlerine para gönderemedi ve beş parasız kaldı. Bir hafta boyunca borçla aldığı kuru ekmeği yedi. Benzincide çalışırken, böyle sebeplerle cebinden sürekli para giderdi.

Asım’ın kendine has prensipleri vardı. Dükkâna bir misafir geldiğinde kahve ısmarlanması âdettendi. Dükkânın misafiri olan kişiyle beraber içtiği kahvenin parasını kasadan karşılar, misafir gittikten sonra kendi kahve parasını cebinden çıkarıp çekmeceye koyardı.

Asım Rusya’da iken, gaz, benzin ve benzeri her türlü petrol ürününün kıtlığı vardı. Benzin almak için kuyruklar olurdu. Benzini yalnız parti mensupları alabilirdi. Türkiye’ye geldiğinde ise her yerde Rus petrolü, Rus gazı görüyordu. Belli ki Ruslar kendi ülkelerinde petrol ürünlerini piyasadan çekiyorlar ve ihraç ediyorlardı.

Ramazan ayı geldiğinde evde yiyecek bir şey olmadığı için, iftar ve sahuru bir arada yapıyor, orucunu 24 saatte bir yediği bir dilim ekmekle açıyordu. Ramazan’da tek öğün yemeği uzun yıllar uyguladı. Her şeye rağmen, o genç yaşında kimseye karşı bir gösteriş veya zorlama olmaksızın inancını yaşadı.

Bir süre sonra kardeşi Hakkı ile birlikte Üsküdar’da tek odalı bir gecekondu tuttular.

Ziya Dayı ve eşi Safiye Hanım

Asım, izinli olduğu zamanlar Ziya dayısına ziyarete giderdi. Zaten gidecek başka bir yeri de yoktu. İşçi olmasına rağmen, en güzel giysilerini giyer, asla eli boş gitmezdi. Fakat temizliğine ne kadar dikkat etse de üzerine sinen benzin kokusundan kurtulamazdı.

Kendisi ve diğer kardeşleri, çok sevdikleri Ziya dayılarının İstanbullu ve tahsil görmüş eşi Safiye Hanım’a bir saygı ifadesi olarak “Hanım Yenge” diye hitap ederlerdi. Bu isim Safiye Hanım’da giderek lakap olarak kalacaktı. Asım, Safiye yengesine; Safiye Hanım da Asım’a çok düşkündü. Yıllar yılı, birbirlerini her zaman el üstünde tutacaklardı. Evde, mesela üst katlara bir şey çıkarılacağı zaman, “ben götüreyim Hanım Yenge” der, yardıma koşardı. Son derece nazik ve ince düşünceliydi. Henüz askere gitmemiş bir delikanlının düşünemeyeceği en nadide çikolatalarla ziyaretine giderdi. Hamidiye Caddesi’nde, “Elmas Şekerleme” adlı, çift vitrinli büyük bir mağaza vardı. Bayram ziyaretine gitmeden önce bu mağazadan en kalitelisinden fondanlar ve çikolatalar alır, bunları üzerinde en güzel desenler bulunan Avrupa teneke kutularına koydururdu. Bu tür hediyelerde kesinlikle daha ucuzuna kaçmazdı. Az da olsa en iyisinden alır, öyle giderdi. İlerleyen yıllarda da Safiye Hanım ve çocuklarıyla güzel ilişkileri devam etti. Ailece en fazla görüştüğü akrabalarıydı.

Besler Fabrikası

Benzincide geçirdiği zor günlerden kimseye bahsetmemiş, hiç şikâyetçi olmamıştı. Ancak dayısı Ahmet Ziya Bey bunun farkında idi ve Asım’a başka bir iş bulmak istiyordu.

Ahmet Ziya Bey, İstanbul Muallim Mektebi’nden mezun olup, Balkan Harbi’nden bir sene önce, müzik ve edebiyat öğretmeni olarak, Edirne Muallim Mektebi’ne tayin olunmuştu. Öğretmenlik yaptığı mektepte, ilerde ortaklık kuracağı Çorlulu Hüsnü Efendi ile birlikte görevdeydiler. Ancak bir müddet sonra Balkan Harbi patlak verince, “Artık hocalık falan yok, başınızın çaresine bakın” denecekti.

Ahmet Ziya Bey ve Çorlulu Hüsnü Efendi, bu sıkıntılı dönemde kara kara ne yapacaklarını düşünmüşler ve sonunda “Bari Hilal-i Ahmer’e (Kızılay) hizmet edelim” diye karar vermişlerdi. Ancak, Bulgar bombardımanı başlayınca iki genç İstanbul’a kaçacaklardı. Ahmet Ziya Bey askerlik görevini Birinci Dünya Harbi’nde yedek subay olarak yaptı. Savaşta ikmal hizmetlerinin merkezi olan Gebze’de iaşe subayı idi. Askerliği sırasında talihsiz bir olay yaşayacak ve halk arasında zehirli sıtma denen karahumma (tifo) hastalığına tutulacaktı.

Terhis olduktan sonra bir daha öğretmenlik yapmadı. Arkadaşı Çorlulu Hüsnü Efendi ile beraber komisyonculuğa başladılar. O zaman Edirne tren seferleri vardı. Gece ve gündüz treni olarak çalışan lokomotifin çektiği vagonların çoğu marşandiz denilen yük vagonu, son üç vagon ise yolcular içindi. Trenle mallar getirilir ve çevre esnafa dağıtılırdı. Ahmet Ziya Bey, Hüsnü Efendi ile birlikte Trakya Yardım Şirketi unvanlı bir şirket kurdular. Ahmet Ziya Bey, işlerini yoluna koyduktan sonra, aslen Kırımlı olan, tahsilli ve son derece görgülü olan Safiye Hanım’la evlendi.

 

Ahmet Ziya efendi ve eşi Safiye hanım.

Ahmet Ziya Bey’in, Besler’in kurucuları olan iki kardeş Sami ve Fehmi beylerle hem dostluk ilişkileri vardı hem de iş dünyasından birbirlerini tanıyorlardı. Her iki kardeş de Mülkiye’yi bitirmiş ve kaymakamlık yapmışlardı. Bir müddet memuriyetten sonra, ticaret yapmaya karar verdiler. O zamanlar odun kömürü yaygın olarak kullanılırdı. Yemekler maltız üzerinde pişer, odalar mangalda yanan odun kömürü ile ısıtılırdı. Onlar da bir araba satın alarak, Belgrad Ormanı’ndan odun kömürü getirip, Eminönü’nde açtıkları mağazada satmaya başladılar.

Sami ve Fehmi Bey’ler bir gün, Mısır Çarşısı’nın önünde seyyar arabasında kırık bisküvi satan, Marko adında bir Yahudi ile tanıştılar. Marko vaktiyle bir bisküvi fabrikasında çalışmış, bisküvinin nasıl yapıldığını öğrenmişti. “Bu bisküvicilik çok iyi bir iş, ben nasıl yapıldığını biliyorum, gelin biz de bu işi kuralım” diyerek ikna ettiği Sami ve Fehmi beyler kömür işini bırakıp Marko ile ortak oldular ve Besler Fabrikası’nı kurarak, o güne kadar Rumlar’ın hâkim olduğu bisküvi işine girdiler. Bisküvi imalatıyla Marko, ticareti ile de Sami ve Fehmi beyler ilgileniyorlardı.

Besler fabrikası, Bahçekapı tramvay durağının tam karşısında bulunuyordu. Sirkeci Garı’nın önünden gelen tramvay, Yalıköşkü Caddesi’nde sağlı sollu sıralanmış olan Anadolu ambarları arasından ilerlerdi. Harbiye’ye giden tramvay köprü üzerinden Karaköy’e devam eder, fakat Topkapı-Bahçekapı veya Edirnekapı-Bahçekapı tramvayları ise Yalıköşkü’nden gelip, Bahçekapı’dan, Besler Fabrikası önünden Hamidiye Caddesi’ne döner, oradan da Gülhane ve Sultanahmet yönüne devam ederdi. Bir de bu tramvayların üzerlerindeki tabelalarda, gideceği istasyonlar farklı renklerle kodlanmıştı. Henüz yeni yazı bilmeyen Asım’ın annesi Şakire Hanım, bineceği tramvayı bu renklere bakarak tanırdı.

Besler fabrikası, genişliği 10 metre bile olmayan, üç-dört katlı bir binaydı. Üst katlar imalata ayrılmıştı. Burada bisküvi hamuru açılıyor, el zımbası denen bir aletle hem kesilip, hem biçimlendiriliyor, sonra da tepsilere konarak odun ateşiyle ısınan fırınlara sürülüyordu. Tepsilerin her tarafı aynı pişsin diye, pişme süresinin yarısında, tepsi çıkarılıp çevrilir, tekrar pişme rafına sürülürdü. Zemin katta satış mağazası bulunuyordu. Sami ve Fehmi beyler, mağazanın asma katındaki yazıhanede çalışırlardı.