1940 - 1942

1940 - 1942

1941 senesinde Sabri, liseyi birincilikle bitirdi ve Kütahya’dan döndü. Bu arada kuzenleri Hamdi askere gitti.

Manika’da yaşayan, Şakire Hanım’ın küçük kardeşi İsmet Hanım, eşi Ahmet Dinçsoy ve geri kalan dokuz çocuğu (Hamdi’nin anne, baba ve kardeşleri) ile birlikte İstanbul’a geldiler. Akrabalarına kol kanat geren Asım, onlara Vefa Stadı’nın karşısında bir daire buldu. İsmet Teyze’nin yetişkin kızları Müberra ve Mübeccel ve oğulları Hayri de Bahçekapı’daki imalathanede çalışmaya başladılar. Hamdi de askerden dönüşte ailesinin yanına yerleşti ama Asım’ın yanında çalışmaya devam etti.

Bu arada Asım’ın Fani ile görüşmeleri artarak devam ediyordu. Aralarında mektuplar gidip geliyordu. Buluştuklarında birbirlerine hayatlarını, ailelerini, başlarından geçenleri ve bilhassa dinlerini anlatırlardı. Fani, öğrendikçe ilgisinin arttığı İslamiyet’e giderek bir sevgiyle, hatta tutkuya bağlanmaya başladı. Asım, onu düşüncesini açtığı ablası ile tanıştırdı. Buluşurlar, sohbet ederlerdi. Fani bu buluşmalarda başörtüsü bağlar, birlikte Beyazıt Camii’ne giderlerdi. Bir gün Fani Asım’a Müslüman olabileceğini söyledi. Asım, içine düştüğünü hissettiği açmaz için harika bir çıkış kapısı olabilecek Fani’nin bu düşüncesini hemen ailesine anlattı. Bunun üzerine ailesi de durumu kabullendi ve Efendi Baba’nın, “Artık bu bizim kısmetimizmiş, yapacak bir şey yok” demesi üzerine evlenmelerine müsaade ettiler. Asım’ın tarafı tamamdı ama bu kemikleşmiş krizi Fani’nin ailesi nezdinde nasıl çözeceklerdi?

1941 baharında Alman ordusu Bulgaristan-Türkiye sınırına ulaşırken, savaş tehlikesi ülkenin en kalabalık kenti İstanbul’a yoğun bir göçün yaşanmasına yol açıyordu. Balkanlar üzerine âdeta bir çığ gibi inen Alman ordusunun tümenleri, Romanya’yı işgal ettikten sonra, Bulgaristan içlerinde ilerlemeye başlamışlardı. Demiryolu köprüleri havaya uçuruldu, karartma uygulamaları başlatıldı. Türkiye savaşa girmemişti ama muhtemel bir düşman saldırısını durdurmak amacıyla Kırklareli ve Edirne’den geçen, daha sonra Çatalca’ya kadar uzatılan Çakmak Savunma Hattı kurulmuş, Edirne ve Uzunköprü yakınlarındaki köprüler tedbiren havaya uçurulmuştu.

Asım, yaklaşan problemleri sezerek, tanımadığı ve bilmediği bir şehir olmasına rağmen, bir mağaza açmaya karar verdiği Ankara’ya gitti. Ulus yakınında, Anafartalar Caddesi’nde bir yer tuttu. Savaş nedeniyle 1941 Nisan’ında İstanbul boşalmaya başlamıştı. Somyasını, yatağını üç-beş kuruşa satan İstanbul’u terk ediyordu. Alman saldırılarından korunmak amacıyla, Boğazlar çevresindeki 6 ilde olağanüstü hâl ilan edilmiş, aralarında İstanbul’un da bulunduğu çeşitli illerde karartma uygulamasına geçilmişti. Işıklar söndürülüyor, dışarıya küçük bir ışık huzmesi sızabileceği endişesiyle, pencere arkaları kartonla kapatılıp perdeler sıkı sıkı çekiliyordu.

10 Nisan 1941’de gazetelerde yer alan bir haber, halkı büsbütün heyecana verecekti. Haberde şöyle deniyordu: “İstanbul halkından Anadolu’da akrabası olanlar ile arzu edenler, Hükümet vesaiti (aracı) ile meccani (parasız) olarak Anadolu’ya nakledileceklerdir. İsteyenler 15 Nisan 1941 tarihine kadar kaymakamlıklara başvuracaklardır.”

Yaşanan bu gelişmeler üzerine ailece Ankara’ya taşınma kararı alındı. Ankara’daki mağaza başarılı olunca, babası Hacı İslâm Efendi Ankara’ya göç etmek için kütüphanedeki görevinden ayrıldı. Çok geçmeden Ankara’da Öztürk Mahallesi, Hükümet Caddesi, 84 numaralı tek odalı evlerine taşınmışlardı.

O sene liseyi bitiren Sabri de aileyle birlikte gittiği Ankara’da Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Ancak İstanbul’daki tehlike geçince, fakülteyi bırakarak ablası ile birlikte İstanbul’a döndü. İstanbul’daki mağaza da devam ediyordu. Sabri bir süre Bahçekapı’daki dükkân ile ilgilendi.

Ailenin geri kalanı Asım’la Ankara’da kalmışlardı. Sıdıka ile Sabri ise Nuruosmaniye’deki evde kalıyorlardı. Bu, onlar için çok güzel bir dönemdi. Sabri dükkânla ilgileniyor, Sıdıka ise güzel güzel yemekler yapıyor, abla-kardeş gönüllerince yaşıyorlardı.

Ankara’daki mağaza çok iyi gidiyordu. Asım, Ulus Gazetesi’ne, Ulus başlığının sağ yanındaki boşluğa, mağazası için reklâm verdi. Dönemin hükümetinin âdeta resmi bir yayın organı gibi olan Ulus’un logosunun hemen yanı başında reklâmı görenler, “bunlar herhalde hükümet ürünleri” diye düşünüyorlardı. Dükkâna gelip “hükümet bisküvisi” istiyorlardı!

Ankara’daki mağaza, evlilik düğümünü çözecek bir kilit olabilirdi. Asım, bu bahane ile Fani’yi gizlice Ankara’ya götürüp evlenmeye karar verdi. Fani, Asım’ın teklifini kabul etti. Ağabeyi tarafından evde bir odada kilitli tutulan Fani, bir gün bavulunu hazırlayıp, aşkı uğruna bütün ailesini, hatıralarını, dinini bırakıp, dönüşü olmayacak şekilde, köprüleri yakıp, odadan kaçarak, gizlice tek başına yola çıktı. Haydarpaşa’da Asım’la buluştular. Trenle Ankara’ya gittiler. Bu zor günlerde, zor hayatlarında acaba onları neler bekliyordu? Birbirlerine kavuşacaklardı ya, kalanı hiç umurlarında değildi. 7 yıl süren umutsuz aşkları yine Allah’ın bir kapı açmasıyla bilinmeyen yeni bir tarafa yönleniyordu.

Ankara’ya varınca Asım’ın ailesiyle tanıştı. Hemen kayınpederi ile müftülüğe giderek Kelime-i Şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Kayınpederi ona “Zehra” ismini yakıştırmıştı. Asım tek odalı evlerini kontrplakla ortadan ikiye böldü. O gün, babası Hacı İslâm Efendi’nin kıydığı dini nikâhla evlendiler. Resmî nikâhları ise birkaç ay sonra, muameleler tamamlandığında kıyıldı. Büyük bir ferahlık yaşayan Asım, işlerine daha iyi konsantre olmaya başladı. İşlerine öylesine dalmıştı ki, neredeyse kendi resmi nikâhına geç kalacaktı!

Asım, yeni kurulan dünyasında çok mutlu idi. Annesi, babası ve rüyalarının prensesi ile bir evde yaşıyordu. Evin belki müstakil bir tuvaleti, banyosu, mutfağı falan yoktu ama o, özlediği hayata kavuşmuştu. Kalanı teferruattı. İşleri de düşündüğünden daha iyi gidiyordu. Araba alacak imkânı yoktu ama bir bisikleti olabilirdi. Binmesini bilmemesine rağmen cesaret edip bir bisiklet aldı. Boş zamanlarında boş alanlarda binerek, düşe kalka öğrenmeye çalışıyordu.

O tarihlerde Ankara’nın Tandoğan Meydanı çok büyük, büyük olmasına rağmen trafiği olmayan bir meydandı. Ortasında da bir trafik polisi bulunur; ortalıkta araba falan olmamasına rağmen görevi gereği orada bomboş dururdu. Acemi bisikletçi Asım, bir gün o meydanda bisiklet talimi yaparken polisi görmüş ve her zamanki muzipliğiyle, “Polise çarparsam ne komik olur” diye içinden geçirmişti. Hemen birkaç saniye sonra muzipçe düşündüğü komik manzara gerçek olmuş ve kendisini çarptığı polisin tepesinde bulmuştu! Zavallı polisin kendi bir tarafa, kasketi bir tarafa gitmişti. Hemen toparlanıp ayağa kalkan Asım, çareyi sıvışmakta bulacak ve o meydana bir daha hiç uğramayacaktı.

Hacı İslâm Efendi’nin yeni görevi, gelinine İslamiyet’i öğretmekti. Yeni adıyla Zehra, Hacı İslâm Efendi’den senelerce süren, çok kapsamlı bir din eğitimi aldı, Kur’an okumayı öğrendi. Bütün ailenin ve akrabalarının takdir ettiği, çok iyi bir Müslüman olarak hayatını sürdürdü. Çocuklarının din eğitimine önem verdi, Betül ve Faruk’a Kur’an okumayı öğretti. Hiçbir işe besmelesiz başlamazdı. İslamiyet’i hakkıyla öğrenen Zehra Hanım, çarşaf giymedi (zaten ailede çarşaf giyilmezdi) ama mantosu ile tesettüre uygun giyinir, dedikodu yapmaz, katiyen israf etmez, kapısına gelen dilencileri asla geri çevirmezdi. Orucunu, namazını mazeretsiz kaçırdığı hiç görülmemişti. Her işe “Bismillah” diyerek başlar, korkunca da yine “Bismillah” derdi. Günah olabilir endişesiyle eski resimlerinin tamamını vefatından önce imha edecekti. Zehra Hanım’ın evlenmeden öncesine ait ve nikâh merasimini gösteren fotoğrafları, yıllar sonra kızı Betül tarafından, İsrail’de yaşayan yeğenlerinden temin edildi.

Yetiştiği çok farklı ortamı tamamen terk edip, İslamiyet’in ilkelerine bu kadar çabuk bağlanan ve kusursuz uyum gösteren insana çok az rastlanabilirdi. Hacı İslâm Efendi’nin talimatıyla, Asım ve Zehra’nın çocukları, annelerinin akrabaları ile hiç görüştürülmedi ve annelerinin sonradan Müslüman olduğunu uzun yıllar boyunca bilmediler.

Aslında Asım da ailesinin “tutucu” denilebilecek özelliklerine rağmen, Kırım’daki yaşantısında daha serbest tarzda yetişmişti. Akrobat seviyesinde at binmesi, denizde çıplak yüzmesi (o zaman denizde çıplak yüzülür, çıkınca mayo giyilirdi), bir İngiliz oyunu olan kroketi bilmesi, kitap okumaya çok meraklı olması gibi birçok farklılığının yanı sıra, Kırım saraylarındaki eğlencelerde ve partilerde piyano çalmayı dahi öğrendiğini, evlatları çok sonraları öğreneceklerdi. Ancak eşi Zehra’nın İslam’ı böylesine derinden yaşaması, Asım’ın, dinine çok daha fazla yaklaşmasını sağlayacaktı. O güne kadar Cuma namazlarını kaçırmayan, ama vakit namazlarını aksatan Asım, önce beş vakit namaza başlayacak, ardından da 20 yıl sürecek kaza namazları ile bütün geçmiş namaz borçlarını ödeyecekti.

Asım, Zehra Hanım’a öylesine bağlı, saygı ve sevgi dolu idi ki 60 yıl süren evliliklerinde, eşine sesini az da olsa yükselttiği veya bağırdığı, hele hele el kaldırmak gibi herhangi bir olumsuz davranış sergilediği hiç görülmemişti. Çok tezcanlı olduğundan, çabuk sinirlendiği zamanlarda bile hemen toparlanıp, kalbini kırma ihtimaline karşı hemen gönlünü almaya çalışırdı. İleri yaşlarında bile eşi hastalandığında paniğe kapılır, eşinden sonraya kalma ihtimalinden çok korkardı. Zehra Hanım da eşine karşı her zaman müşfik ve sevgi doluydu. Eşine karşı tek bir sert sözüne veya küsme gibi kaprislerine hiç şahit olunmadı. Yaşlandığında, hareketleri kısıtlandığı dönemlerde bile, eşine hizmetini hiç aksatmamaya gayret eder, yardımcısından önce, zar zor da olsa önce kendi koştururdu. Hatta Asım’ın bakımının evde hemşirelere yaptırıldığı son aylarında, Zehra Hanım kocasının bütün bakımını kendi yapmak ister, hatta hemşireleri kıskanır ve gizlice ağlardı.

Müslümanlığı tanıyıp sevdikten sonra İslam’la müşerref olan Zehra, bu durumu hiçbir yerde konuşmazdı. Bundan çocuklarına bile bahsetmedi. Çocuklar bir şeyler seziyor ama işin aslını bilmiyorlardı. Sonradan yakınlarından bir şeyler duyarak anlamaya çalıştılar. Zehra, Efendi Baba’nın ölümünden sonra akrabaları ile görüşmeye başladı ama çocukları anlamasın diye, isimlerini bile değiştirerek söylüyordu. Ablasının en büyük kızının adı Soley’di ama ona “Güneş” diyordu. Ablasının büyük oğlu Salomon’a, “Selim” diye ad takmıştı. Selim’in kızkardeşi Ester’e ise “Yaşar” ismini vermişti. Yaşar, Zehra Hanım’ın kendi kızı Betül ile aynı yaştaydı. Yaşar ile Betül, çok iyi arkadaşlık ederlerdi. “Güneş”in en küçük oğlu İsrafil’e ise “İsmail” derdi. Zehra Hanım’ın ağabeyi Vitali’nin ise üç erkek ve bir kız çocuğu vardı. Erkek çocukları İsrail’de olduklarından onlarla pek görüşülmezdi. Kız kardeşleri Vivi’ye de “Filiz” derdi. Zehra Hanım’ın çocukları, onları bu isimlerle tanıdılar. Çok sonradan gerçeği anladılar ama annelerine bildiklerini hiç belli etmediler.

Zehra, İslam’ı pek çok yakınlarından daha doğru ve iyi yaşamıştı. Bir gün bir hastalığı sırasında Asım, çocuklarına, “Onun ne kadar iyi bir insan olduğunu görüyorsunuz, değil mi? İşte bu yüzden Allah ona İslamiyet’i nasip etti” diyecekti. “Bizim başımızdan geçenler hep bir sebeptir, asıl olan, onun İslâmiyet’le şereflenmesiydi” derdi. Vefatından sonra çocukları, ibretlik bir insan olan annelerinin geçmişini açıklamakta bir mahzur görmediler.

Bir Yahudi kızı olarak dünyaya gelip, 25 yaşında Müslüman olan Zehra Hanım, Asım’ın defnedildiği Edirnekapı Şehitliği’nde, eşi ile yan yana yatmaktadır. Zehra Hanım’ın ne kadar iyi bir Müslüman olduğuna bütün akraba ve tanıdıkları şahittir. Müslümanlık onun hayat tarzı idi. Önce eşi Asım Bey’i daha dindar yaşaması konusuna ikna etmiş, sonra çocuklarının din eğitimine ağırlık vermiştir. Bu konuda ifrata da kaçmış, özellikle kızı Betül’e çok baskı yapmış, Betül’ün üniversite okuma idealini şiddetle önlemiş ve eşini buna ikna etmişti. Baskı ile gönderdikleri kız sanat enstitüsünü bitirince de damadı Zehra Hanım seçerek erken yaşta evlendirmişti. Evlendirdikten sonra da başını örtmesi için baskı yaptı. Bunları içinde bulunduğu çevrenin o zamanki uygulamasına göre dindarlık gereği zannederek yaptı.
 Asım, Ankara’da olduğu için İstanbul’daki dükkânın yükü Sabri’nin üzerine kalmıştı. Teknik Üniversite’ye gidip mühendis olmak istiyordu. Hukuk eğitiminden de bu yüzden vazgeçmişti. Rusya’daki eğitimi Türkiye’de kabul edilmediği için akranlarından geri kalmıştı ve buna üzülüyordu. Ağabeyi Asım, Sabri’ye, o dönemde 6 yıl süren mühendislik eğitimi yerine 3 yıllık Yüksek Ticaret Mektebi’ne giderse kayıp yıllarını telafi edebileceğini söyledi. Sabri de dükkânla ilgilendikten sonra, “Bu ticaret iyi işmiş” demeye başlamıştı. Sultanahmet’teki Yüksek Ticaret Mektebi’ne kaydını yaptırdı. O zamanlarda eğitim süresi 3 yıl olan bu okulun adı daha sonra Ticari İlimler Akademisi olacaktı.

Bütün tahsil hayatı boyunca okuduğu okulların en iyi talebelerinden olan Sabri, bir gün ağabeyine bir mektup yazarak, “Benim iyi bir eğitim yapmamı istiyorsanız, dükkânla ilgilenmeyeyim; bu iki dükkândan birini kapat” dedi. Çok iyi iş yapmasına rağmen, iki dükkânı yürütmekte zorlanan Asım, çareyi Ankara’daki dükkânı kapatmakta buldu. Ankara’daki dükkânının talipleri çoktu.

Nuruosmaniye’deki evin oturma odası perde ile bölünüp yeni evlilere tahsis edildi. Evde musluktan su akıyor olması ve havagazı bulunması büyük lükstü. Banyo olarak ise odaya taşınan büyük bir leğen, biri sıcak ve biri soğuk olmak üzere 2 kova su, bir hamamtası ve sabun yeterli idi.