1934 - 1936

1934-1936

Bedelli olarak, 6 ay süren kısa dönem askerlik hakkını elde ederek 28 Nisan 1934’de askere gitti. Askere yazılırken, Halıcıoğlu Askerlik Şubesi’ndeki yazıcılardan biri arkadaşı çıktı. Nereye düşerim acaba diye düşünürken, arkadaşı “seni nereye yazalım?” diye soracak, Asım da şaka olsun diye “Selimiye Kışlası’na yaz” diyecek, gerçekten de tayini Selimiye Kışlası’na çıkacaktı. O vakitlerde Selimiye Kışlası askerlere o kadar büyük geliyordu ki, “Baba-oğul orada 18 yıl askerlik yapmışlar, birbirlerine rastlamamışlar” denirdi. Bu sayede asker Asım, her fırsatta ailesini görebiliyor, işleriyle ilgilenebiliyordu. Askerliği ile bilgiler şöyleydi:

Tertibi: 1327-188 tertip
Sevki: İstanbul k, 33F, 189.A, 6. Bölük
Duhulü: 28.04.1934 
Rütbesi: Er, Nefer
Terhisi: 17.11.1934

Paralı olarak yapılan bu askerlikte, hep zengin çocukları ve tanınmış kişilerle birlikte oldu. Zamanın tanınmış tiyatro sanatçıları Sami Ayanoğlu, Şakir Arseven gibi kişilerle yakın arkadaş oldular. İstanbul Radyosu’nda yayınlanan bir dizide, Evliya Çelebi başrolünü seslendiren Bora Ayanoğlu’yu dinlerken, askerlik günlerinde bir gün akşama kadar birlikte gübre taşıdıklarını gülerek anlatırdı.

Askerlik hatıraları arasından birini hiç unutmamıştı: O tarihlerde çok sık görülen sıtma hastalığını önlemek için, bütün askerlere sıvı halinde o devrin sıtma ilacı olan kinin veriliyordu. İlaç herkese aynı bardakla içiriliyordu. Aşırı titizliği takıntı halinde olan Asım, daima cebinde taşıdığı, şimdilerde artık ortadan kalkmış olan, iç içe geçen konik portatif bardağını çıkarıp uzatacak, fakat aynı anda askeri hekimin tokadı yüzünde patlayacaktı! Hekimin attığı tokattan çok, “ulan e…oğlu, bunlar insan evladı değil mi!” sözü ağırına gidecekti. Takdir beklerken tokat ve üstüne de küfür yemenin acısını yıllarca unutamamıştı.

Selimiye kışlasında askerlik hatırası 1934

O yıl (1934) Soyadı Kanunu çıktı. “Devletler” soyadını almak istediler, fakat kabul edilmedi. Asım’ın bulduğu birçok soyadını babası beğenmedi; babasının buldukları da idare tarafından kabul edilmedi. Sonunda Asım’ın, “Berksan” kelimesinin anlamını sorduğu babası, “Berk şimşek demek, Berksan da ‘şimşek gibi’ anlamına gelir” diyecek ve bu öneriyi beğenecek, bunun üzerine bütün aile Berksan soyadını alacaktı. Gerçekten de babasının beğendiği kadar vardı, çünkü başta Asım olmak üzere ailenin bütün fertleri şimşek gibi çalışkan tezcanlı idiler.

Durumu ağırlaşan Hakkı, doktorların yapılacak bir şey kalmadığını söylemesi üzerine, Heybeliada’daki hastaneden alınıp, “Beni köye götürün” dediği için Manika’ya götürülmüştü. Köyün temiz havasının ve suyunun yanısıra, köydeki kalabalık akrabalar ve hareketlilik, onun için moral kaynağı olmuştu. Fakat gittiğinde iyice zayıflamış ve rengi solmuş durumdaydı. Şakire Hanım köyde Hakkı’nın yanında kalıyordu. Hacı İslâm Efendi, sık sık onu ziyarete gidiyordu. Çerkezköy’e kadar trene biniyor, oradan araba tutarak Manika’ya ulaşıyordu.

Bir Ramazan gününde, Hakkı’ya çeşitli meyveler ve hediyeler alan Hacı İslâm Efendi, trenden inmiş, Arabacı Ali Efendi köye götürmek üzere onu arabaya almıştı. Elinden daha hediye ve meyve paketlerini bırakmadan acı haberi kendisine söylediler: Hakkı, bir gün önce 15 Aralık 1934 tarihinde Manika’da vefat etmiş ve toprağa verilmişti.

Hakkı, adaşı olan Hakkı dayısı ile aynı kaderi paylaşarak 20’sini geçemeden veremden ölmüştü. Dayı ile yeğen gerçek hayatta tanışamamışlardı ama yan yana defnedildiler. Çok daha sonra vefat eden Hâfız Dayı’nın büyük oğlu Hakkı (Eroğlu) da yanlarına defnedildi. Bir gün küçük oğlu Faruk’la köye giden Asım, kuzeni Hakkı ile kabristana gitmişti. Orada Hakkı, diğer iki Hakkı’nın kabirlerini göstererek, ben de ölünce buraya gömülmeyi vasiyet ettim demişti. Bugün “Üç Hakkı”nın kabirleri yan yanadır.

Hakkı’nın köy mezarlığındaki mezar taşında iki ayrı tarih yazmaktadır: “15 Kânunuevvel 1934” ve “9 Ramazan 1350”. Bu iki tarihte bazı hatalar ve uyumsuzluklar göze çarpıyor. İlk tarihte ay adında, Rumi bir ay adı olan “Kânunuevvel” kullanılmış yıl ise miladi yıl ile 1934 yazılmış. Rumi takvimde “Kânunuevvel” ayı miladi takvimde “Aralık” ayına karşılık geldiğinden, bu tarihi “15 Aralık 1934” olarak kabul ediyoruz. Mezar taşındaki diğer tarih olan “9 Ramazan 1350” ise hicri takvime göre yazılmış. Ne var ki “15 Kânunuevvel 1934” ile “9 Ramazan 1350” örtüşen tarihler değil. Hicri tarih yazılırken bir hata yapılmış olmalı

Çok sevdiği, hem kardeş, hem arkadaş olduğu, yerine göre dert ortaklığı yaptığı Hakkı’nın kaybı, Asım üzerinde derin bir üzüntüye sebep olmuştu. Onu ömrü boyunca hiç unutmayacak, ne zaman bahsetse gözleri dolacaktı.

Asım, sevdiği yeni işine faydalı olurken kendini de geliştiriyordu. Mağaza, İstanbul’un en işlek yerlerinden Sirkeci’deki Bahçekapı tramvay durağının tam karşısında idi. Hem toptan, hem perakende satış yapılıyordu. İşleri çok iyiydi.

Aslen tezgâhtarlık ve dükkân işletmek ile ilgili bir geçmişi olmasa da çabuk öğreniyor, zekâsıyla bilmediklerine çare buluyor, sorunları çözüyordu. Dükkâna ilk başladığı gün kendisine her şey anlatılmış, her türlü bilgi verilmişti ama ilk gelen müşteri kendisinden bir kutu karışık şeker istemişti. Lokum, badem, çikolata vb kutularını hep biliyordu ama karışık şeker kutusu unutulmuş, anlatılmamıştı. Müşteriye “Karışık şeker yok” demedi, “Bilmiyorum” da demedi. “Elimizde kalmamış, 15 dakika beklerseniz hemen hazırlarız” dedi. Hemen önlüğünü çıkarıp, az ilerdeki Mustafa Nevzat şekerci mağazasına gitti ve bir kutu karışık şeker aldı. Dükkâna dönüp, arka tarafta içini boşalttı. Pakette kaç adet badem şekeri, kaç adet çikolatin vb olduğunu saydı. Kendi mamullerinden aynı sayıda ürünle yeni bir karışık şeker paketi hazırlayarak müşterisine verdi.

1932 yılında Hakkı için köyden dönen Hacı İslâm Efendi, memuriyet için Maarif’e (Milli Eğitim) başvurmuştu. Kendisine ancak iki yıl sonra, 1934’te İstanbul’daki Köprülü Kütüphanesi’nde görev verilecekti. Eğitimi ile ilgili belgelere daha önce Rusya’da el konulmuş olduğundan, boş olan müstahdem kadrosuna 20 lira maaşla hademe olarak alınmıştı. Ancak kütüphanenin müdürü Halil Efendi bilgisini hemen anlayacak, ona hademelik yaptırmayacak ve uzman olarak çalıştıracaktı. Zor konuları ona sorar, talebelerin sorularını ona yönlendirirdi. Dostlukları ömür boyu sürmüştü. Sıdıka Hala, müdür Halil Efendi’nin kızlarıyla görüşmeye uzun yıllar devam edecekti.

Asım’ın Babası Hacı İslam Efendi

Çemberlitaş’ta Divanyolu üzerinde, Sultan II. Mahmud Türbesi’nin karşısında bulunan Köprülü Kütüphanesi, 1667’de Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından kurulmuştur. Kütüphane, Köprülü Mehmed Paşa Külliyesi’ne dâhil yapılardan biridir. Binanın en önemli özelliği, İstanbul’da kütüphane olarak tasarlanan ilk yapı olmasıdır. Köprülü Ailesi tarafından bağışlanan koleksiyonlarla zenginleştirilmiş olan kütüphanede, bugün Türkçe, Farsça ve Arapça olmak üzere çok sayıda basma ve yazma eserler ile suyolu haritaları bulunmaktadır.

Aile, kütüphane bahçesindeki lojmanın üst katına yerleşmişti. Sekizer metrekarelik iki odalı banyosuz ve mutfaksız lojmanın alt katında Halil Efendi, üst katında Hacı İslâm Efendi oturuyordu. Bütün aile aynı yerde bir arada kaldığı yetmiyormuş gibi, köyden İstanbul’a gelenlerin çoğu da bazen uzun süre misafir kalırdı. Merkezi konumundan ve Kapalıçarşı’ya çok yakın oluşundan dolayı bu ev, köyden kız evlendirecek olup çeyiz almaya veya hastası olup doktora gelen; çarşıda pazarda mevsimlik alışveriş yapmak isteyen Büyük Manikalılar için âdeta bir konaklama yeriydi. Hıfzı Dayı da işleri gereği sıklıkla gelir, burada kalırdı.

Özellikle Cumhuriyet Bayramı’nda, Manika’dan bayramı seyretmeye akrabalar gelirdi. O zamanlar Cumhuriyet Bayramı kutlamaları bir başkaydı. Fener alayları düzenlenir, şenlikler yapılırdı. Resmigeçit Beyazıt Meydanı’ndan başlar, Divanyolu, Sultanahmet, Eminönü ve Karaköy Bankalar Caddesi üzerinden Taksim’e gider, Taksim’de tören ve kutlamalar yapılırdı. Köylerden ve kentlerden insanlar akın akın gelirlerdi.

Merdiven altındaki tulumbadan kovalarla su taşımak Sıdıka’nın görevi idi. Ev işlerinde de annesi kadar çalışırdı. Şakire Hanım son derece titiz ve temiz bir kadındı. Kızı Sıdıka ile birlikte çok hamarattılar. Bu misafir kalabalığına rağmen, en güzel yemekleri yapıp sofraya koyarlardı. Odanın birinde üzerinde beyaz danteller bulunan sedirler bulunuyordu. Burası misafir odasıydı. Diğer oda ise yeme içme ve oturma odası olarak kullanılıyordu.

Akşam dokuzdan önce yemek yenmezdi, çünkü Asım işten gelmeden yemeğe başlanmazdı. Hakkı’nın vefatından sonra sofrada aile fertleri bir araya geldiğinde hep bir burukluk yaşanıyordu. Şakire Hanım, “Ah Asımcığım! Hakkı bu yemeği çok severdi…” deyiverir, Asım, “Anne ne olur söyleme, bak lokmalar boğazıma diziliyor, dayanamıyorum, içim yanıyor” derdi.

Yine aynı yıl (1934) Sabri ortaokula başlamıştı. Önce İstanbul Erkek Lisesi’ne yazıldı. Kışın üşümüş vaziyette okuldan gelirdi. O zamanlar kalorifer ve soba yoktu. Maltızla (üzerinde yemek pişirilen ayaklı mangal) ısınılırdı. Yemek bunun üzerinde pişirilir, çay bunun üzerinde demlenirdi. Şakire Hanım, maltızdan tabağa bir parça köz koyar, sehpanın altına yerleştirir ve Sabri’nin sırtına da bir battaniye örterdi. Sabri, kışın bu şekilde ders çalışırdı. Çok başarılıydı. Okulunda hep birinci olur, takdirnameler alırdı. İstanbul Erkek Lisesi’nin orta kısmından, leyli-i meccani (parasız yatılı) imtihanını kazanarak, kaydını Bilecik Ortaokulu’na nakletti. Ortaokulu bitirince yine parasız yatılı olarak Kütahya Lisesi’ne geçti.

Sabri yeni evli iken, yeğeni Selçuk, Laleli’deki evlerine sık sık efendibabasını ve büyükannesini ziyaret için giderdi. Büyükanne, Sabri’nin lisedeki not defterlerini saklamıştı. Selçuk bu defterlerin çok mükemmel hazırlandığını, hokka kalem kullanarak mürekkeple çok düzgün bir el yazısı ile yazıldığını, hemen hiçbir karalama, kirlilik buruşukluk olmadığını, çizilen şekil ve haritaların da usta bir ressam elinden çıkmış gibi olduğunu hayranlıkla anlatırdı.

Sabri, daha ilk gençlik yıllarında dahi zeki, pratik zekaya sahip ve hazırcevaptı. Okul yıllarında, arkadaşları ile yaptıkları bir kır gezintisinde bir gurup köylü görüp yanlarına gitmişlerdi. Biraz sohbetten sonra gruplarındaki bir çocuğun, köylülere, niye köylerinde ağaç olmadığı yolundaki sorusuna köylülerden biri, “Bizim dedelerimiz çok bunak adamlarmış. Hiç ağaç dikmemişler” diye cevap verince, Sabri hemen durumu en veciz şekilde özetleyen sözü yapıştıracaktı: “Amca, senin torunların için diktiğin ağaçlar nerede?”

Kırım’dan geldiğinde, lise son sınıfta okulu bırakmak zorunda kalan Asım, hayatın ona çizdiği yolda çalışmak zorunda kalmış ve yüksek tahsile başlayamamıştı. Dedesi, babası ve Ziya dayısı hep yüksek tahsil görmüşlerdi. “Aile fertlerim hep yüksek tahsilli, bir ben tahsilimi tamamlayamadım” diyerek üzüntü duyardı. Bu onun içinde bir ukde olarak kalacaktı. Kendini okul dışında sürekli geliştirmiş, kısıtlı da olsa elindeki imkânlarla gece kurslarına gitmiş, Fransızca ve İspanyolca öğrenmişti. Tüm yeniliklere ilgi duyan Asım, kültürünü arttırmaya çok meraklı idi. Çoğu tren ve otobüs seyahatlerinde, kişisel gelişimini arttıracak kitaplar okurdu. O zamanın popüler mecmuası olan Bütün Dünya’yı (Readers Digest) takip ederdi. Kişisel gelişim ve kişiler arası iletişim konusunda, yazar Dale Carnegie’nin bütün eserlerini birkaç defa okumuştu.

Hakkı’nın ölümü ile bunalıma giren Asım, üzüntüsünü içine atıp aşırı derecede çalışarak hayatını kazanmaya ve ailesini geçindirmeye çalışıyordu. İşyerinde azınlık vatandaşlardan arkadaşlar edinmişti. Vitali isimli, uzun boylu bir Musevi arkadaşı da vardı. Zaman zaman onunla da sohbet eder, Hakkı’nın kaybından doğan üzüntüsünü paylaşmaya ve unutmaya çalışırdı. O zamanlar Museviler, genellikle Balat ve Şişhane’de otururlardı. Kısa mesafe sayılan Bahçekapı’daki işe yürüyerek gidip gelirlerdi. Paketleme işlerini genellikle ekalliyet (azınlık) ailelerinin kızları yapardı. Türk hanımlarının iş hayatında pek görülmediği o dönemlerde bir ara kısa süreli de olsa Sıdıka, Besler’de paketleme işinde çalıştı. Kardeşi Asım orada görevli diye düşünen ailesi, itimat ederek Sıdıka’ya çalışma izni vermişlerdi.

Bir gün Vitali’nin Fani isimli kız kardeşi de bu paketleme işine girdi. 18 yaşında, uzun boylu, güzeller güzeli bir kız olan Fani’yi gören Asım’ın başı dönmüş, âdeta çarpılmıştı. Asım’ın Vitali ile sohbetlerine zamanla Fani de katılınca samimiyetleri daha da artacaktı. Fani’nin boyu Asım’dan uzundu ama kimin umurundaydı! Bu arkadaşlık giderek derin bir aşka dönüşmeye başlayacaktı.

Kimdi bu Musevi kızı Fani? Tam ismiyle Fani Kaleora... İsrail’den olma, Ester’den doğma... Haliç kıyısında Tahta Minare adlı semtte oturuyorlardı. Ana lisanı Ladino ve Türkçe idi. Babası Osmanlı ordusuna alınmış ve Çanakkale Savaşı’na gönderilmişti. Gayrimüslimler genellikle geri hizmetlerde bulundurulduğundan, deri ustası olan baba, askerde atlara deriden eğerler ve koşum takımları yapıyordu. Ne var ki bir müddet sonra Çanakkale’de hastalanacak ve getirildiği İstanbul’da vefat edecekti.

Fani, babasını kaybettiğinde 3 aylıktı. Bir Çanakkale şehidinin kızı olarak yetim büyümüştü. Dört kardeşlerdi. Büyük ağabeyi Vitali, küçük ağabeyi Nesim, ablası da Esterea idi. Fakat küçük ağabeyi Nesim’i, henüz 18-20 yaşlarında iken kaybetmişti. İleriki yıllarda nedense Nesim ağabeyinden ve ölümünden bahsetmeyi hiç istemezdi.

Musevi vakıflarının yetimhanelerinde okutulan ve o zamana göre iyi bir eğitim alan Fani, ilkokulu ve ortaokulu Fransızca okudu. Aradan yıllar geçtikten sonra da Fransızcayı çok iyi biliyor ve konuşuyordu. İtalyancadan da anlar, hatta biraz da konuşurdu. Ülkemizdeki Museviler’in kullandığı İspanyolca ise ana lisanıydı. Küçükken keman dersleri almış, tamamen batı kültürü ile büyümüştü. Yemek masası kurması bile, Türk ailelerinin henüz öğrenmediği bir kültürün izlerini taşırdı. Fani’nin ailesi daha serbest fikirlere sahip olsa da, yüzyıllardan beri Musevi idiler.

Türkiye’deki Sefarad Museviler 500 yıl önce olduğu gibi Ladino denilen bir çeşit İspanyolca konuşurlar. Asım da Rusçasının yanında Fransızca ve İspanyolca öğrenmek üzere dersler aldı. İyi de konuşmaya başlamıştı. Bazen de Fani ile çocuklarının anlamasını istemediği konuları Fransızca konuşurlardı. Her şeyi çabuk öğrenen Asım’ın dile de ayrı bir merakı ve yeteneği vardı. 500 yıldır Osmanlı topraklarında ve Türkiye’de yaşayan Musevilerin İspanyolcaları da Türkçe ile karışmıştı. İleriki yıllarda bunu dile getiren Asım, çok komik misaller verirdi. Mesela Museviler hatır sormak için nasılsın anlamında “komestas” (¿cómo estás?) diye sorduklarında aldıkları cevap “uğraşiyando” olurmuş!

Asım’ın Fani ile olan ilişkisinden henüz haberi olmayan ailesi, Hakkı’yı kaybettikten sonra, Asım’ı bir an önce evlendirmek üzere kız aramaya başlamışlardı. Asım’ın anlattığına göre, bir hafta sonu Asım’ı köye çağırırlar... Köye giden Asım, bir gün otururlarken, komşularından bir arabacının kızı olduğunu sonradan öğrendiği bir genç kız gelir, ortada bir-iki döner ve çıkar... Akşama annesi Asım’a kızı beğenip beğenmediğini sorduğu anda ne olup bittiğini anlayan Asım deliye döner! O sinirle, “Bir daha bana böyle komplolar kurmayın!” diyerek ultimatom verir ve İstanbul’a döner. Anne Şakire Hanım zaman içinde yine boş durmaz ve birkaç yakın akrabanın kızlarını da zaman zaman teklif eder. Asım her seferinde reddettiği için, akrabalar arasında bazı kırgınlıklar da ortaya çıkar.

Fani’nin modern yaşantısına karşın, Asım’ın ailesi çok muhafazakâr ve dindar bir Müslüman aile idi. Bir müddet gizli yürüttükleri görüşmeleri çok geçmeden açığa çıktı. Rahmetli Ziya Dayı’nın oğlu Nihat, bu haberi dükkânda çalışan Meliha Hanım’dan duymuştu. Meliha Hanım, daha sonra işin emektarı hâline gelecek olan Cemile Hanım’ın ablasıydı. Bu dillere destan aşkı kısa süre sonra öğrenmeyen kalmadı. Fani’yi, başta ağabeyi Vitali olmak üzere bütün ailesi büyük baskı altına aldılar. Günlerce bir odaya kilitlediler. Durumu öğrenen Asım’ın ailesi de çok tepki gösterdi. Genç âşıklar bir ara ayrılmayı düşündüler ama beceremediler. Bir kere aşk kalplerine girmiş, başlarını döndürmüştü. Bu zor günler tam yedi yıl devam etti. Asım’ın annesi Şakire Hanım, Asım’ı yalnız bulduğunda, konuşmadan, elleriyle işaret ederek durumu sorar, o da “devam ediyor” anlamında başını sallardı.

Fani’nin gençlik resimlerinden biri.

Bu fırtınalı aşk devam ederken, hayat da durmuyor, devam ediyordu. 1936 yılında Besler’in Bahçekapı’daki satış mağazasında çok başarılı olan Asım, son derece girişimci, yetenekli ve zeki özelliklerini gösterince kısa zamanda patronlarının takdirini ve güvenini kazanmıştı.

Asım, zamanla Besler’in patronları Sami ve Fehmi beylerle çok iyi dost oldu. İleriyi görebilen Sami ve Fehmi beyler, yetenekli ve zeki bir insan olan Asım’a, “250 dolar, yani 500 lira bul, dükkâna yarı ortak ol” dediler. Bu teklif Asım için inanılmazdı. Memurluktan patronluğa terfi edecekti, ama hiç parası yoktu. Dostlarına, akrabalarına ve yakın bildiklerine müracaat etti, borç istedi. Aralarından bir tanesi borç vermeyi kabul edince çok sevindi. Hemen patronu Fehmi Bey’e bildirdi. Ancak bu kişi daha sonra dükkâna gelip, planlar yapmaya, “Ben şurada bulunurum, kızım kasada durur...” gibi hayaller kurmaya başlayacaktı. Asım anladı ki bu borcu alırsa, patronu da o şahıs olacaktı. Hâlbuki Besler’in patronluğundan çok memnundu. Yeni ortaklık bir risk olacaktı. Çok canı sıkıldı ve vazgeçmek zorunda kaldı. O şahsa giderek, “Patronlarım bu teklifinden vazgeçtiler”; patronlarına da, “O kişi para vermekten caydı” dedi. Kimsenin kalbini kırmadan işi düzeltmişti ama bununla birlikte, kendisi için çok önemli olan bir fırsat da kaçmıştı. Sami ve Fehmi beyler bu duruma çok üzüldüler.

Hayalleri yıkılmış ve üzüntü içindeki Asım Bey, hemen o gece bir rüya görmüştü. Rüyasında pencereden bir güvercin girip, Asım’ın başına konuyor ve elinden yem yiyordu. Rüyasını ertesi sabah Besler’deki ustabaşı Rum asıllı Marko Usta’ya anlattı. Ustabaşılığının yanı sıra şirkette azınlık hissesi sahibi olan Marko Usta, Asım’ın anlattığı rüyayı duyar duymaz yerinden fırlayarak, “Çabuk bana 10 lira ver, ben de 10 lira vereceğim. Gidip Nimet Abla’dan 20 liralık piyango bileti alalım! Senin elin uğurludur, sen çek” dedi. Asım piyangodan hoşlanmadığından, isteksiz şekilde, “Ben piyango bileti almam. Zaten 10 liram da yok” diye cevap verdi. Marko’nun makineli tüfek gibi sıraladığı, “Ben sana borç veriyorum, çıkarsa ödersin, çıkmazsa istemem” sözleri karşısında mecbur kaldığını hissetti. Birlikte yakınlarındaki Nimet Abla gişesine gittiler. Parayı Marko Usta verdi, ama bileti Asım’a çektirdi. O zamanlar geçerli olan kurallara göre bilet alan kişi, ismini ve adresini vermek zorundaydı. Asım önce ismini vermek istemedi. Fakat mecbur olduğunu anlayınca, “Besler işçisi yazın” dedi. Yazdılar. Bileti aldı cebine koydu ve işlerine döndüler.

Birkaç gün sonra dükkâna gelen bir kişinin, “Besler işçisi kim?” sorusunu duyunca, bir ikramiye çıktığını anladılar. Marko Usta, “Biziz!” diye fırlayınca, Asım soğukkanlı şekilde, “Sen dur Marko Usta, ben konuşurum” dedi. Gelen kişi, gişenin sahibi Nimet Hanım’ın kocasıydı ve biletlerine 1.000 lira isabet ettiğini söylüyordu. Yarısı olan 500 lira, Asım’ın tam da ortaklık için ihtiyacı kadardı! İkramiye kazandığını duyanların o heyecanla çok bol bahşiş verdiklerini işitmiş olan ve heyecana kapılan Marko Usta’nın da paranın neredeyse yarısını vereceğini fark eden Asım, parayı getiren Nimet Hanım’ın kocasına, son derece sakin şekilde, “Hepsini koy masanın üstüne” diyerek inisiyatifi ele alacaktı. Adamın, yüzlükleri teker teker verirken her yüzlükte bahşiş versin diye gözüne baktığını fark edince de, “Sen önce hepsini öde, miktarına sonunda karar vereceğim” diyecek ve paranın tamamını alınca çıkarıp 10 lira vererek bahşiş işinden az kayıpla kurtulmalarını sağlayacaktı.

Asım, hemen patronu Fehmi Bey’e koşarak durumu anlattı ve 500 lirayı ödedi. Ayrıca akrabaya, eşe dosta da hediyeler almayı ihmal etmemişti. Asım, ortaklığa adım attığı o gün, “Senin adına gerçekten çok sevindik” diyen eski patronlarını hiç unutmadı. İleriki yıllarda rakip olmalarına rağmen, her bayramda onları ziyaret eder, ellerini öperdi. Bilhassa küçük kardeş Fehmi’yi çok severdi. Sami Bey’in oğlu Behiç Bey’le yakın arkadaşlık kurmuş ve dert ortaklarından biri olmuştu. Asım artık yarı yarıya ortak da olsa patrondu. Bu sefer şansı yaver gitmişti.

Asım, patron olmasına olmuştu ama ortaklığa piyangodan çıkan para ile girmiş olması inancı ile bağdaşmadığı için onu içten içe huzursuz ediyordu. Bir müddet sonra çıkan Varlık Vergisi’nde Asım’ın payına tamı tamına 500 lira vergi çıkarılmıştı. Vergiyi ödeyen Asım, “Piyangodan gelen para inşallah bu vesileyle benden çıkmıştır ve param temizlenmiştir” diye düşünüp kendisini teselli edecekti. Varlık Vergisi’nde Marko’ya konan vergi ise tam 12.000 liraydı! Öyle ki ortaklığı bile yetmeyecek ve hissesini satarak Besler’den ayrılacaktı.

Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan yasalarından bir olan Varlık Vergisi, Şükrü Saracoğlu Hükümeti tarafından 9 Kasım 1942’de TBMM’ye sevk edilmiş, 11 Kasım’da Genel Kurul’da kabul edilmiş ve 12 Kasım’da da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmişti. 15 Mart 1944 tarih ve 4530 sayılı “Varlık Vergisi Bakayasının Terkine Dair Kanun” ile o tarihe kadar tarh edilmişti ancak tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle Varlık Vergisi uygulaması ortadan kaldırıldı. Başta Rum, Ermeni ve Musevi kökenliler olmak üzere gayrimüslim tüccarlara salınan bu vergi miktarı, bazen aynı durumdaki Müslüman tüccarların ödemesi gereken verginin 5-10 misline yakındı.

Asım ve Sabri, yaza doğru, bilhassa karpuz zamanı gelince, köye akrabalarını ziyarete giderlerdi. 1935 veya 1936 yılıydı... Yine böyle bir ziyarette, Asım, İsmet halasının oğlu Hamdi’yi, “Yanımızda candan biri bulunsun” düşüncesiyle İstanbul’a getirmek istedi. Eniştesi Ahmet Dinçsoy’a, “Bu çocuğu burada güneşte yakma, bizim yanımıza ver” dedi. Ahmet enişte bu teklifi kabul edince, kuzen Hamdi Dinçsoy İstanbul’a geldi ve Asım’ın yanında tezgâhtar olarak çalışmaya başladı. Hamdi de Asım’larla birlikte, Çemberlitaş’taki lojmanda kalıyordu. Mağazada çalışırken öğlenleri Sıdıka ablaları onlara yemek götürürdü.

Asım, Besler’de ortak olduğu günlerde, Anadolu’dan her gün onlarca misafir gelirdi. Müşteriye kahve söylendiği vakit, nezaketen kendisine de söylerdi. Ortaklığında o kadar hassastı ki, hakkı olmayan en küçük bir kazancın bile, kendi cebine karışmasından son derece imtina ederdi. Bu nedenle tıpkı benzincide çalıştığı günlerde olduğu gibi, müşterinin içtiği kahve için bir çentik atar, kendisine ait olan kahvenin bedelini ayrı öderdi. (O zaman çay pek içilmezdi, ithal edildiği için kahveden pahalı idi.)