Asım' ın Dünyası 2. Bölüm

Asım Bey’in Arabaları


Asım Ülker’in 1960’ta, faaliyetlerini henüz Takkeci fabrikasında yürüten Ülker için aldığı Ruhr model Alman Ford’u, 1948-58 yılları arasında üretilmiş bir araçtı. Asım Bey, kamyonun arkasına tenteli bir kasa yaptırmıştı. Bisküvi hafif bir malzeme olduğundan 3 tonluk araca ancak 1 buçuk tonluk 500 kutu yüklenebiliyordu. Asım Ülker, bütün bölgelerin ilk seferine, bu kamyonda, şoförle birlikte gitmiş, yol boyu muavinlik de yapmıştı.
Volkswagen’in 1950’de üretmeye başladığı Type 2, ilk minibüs tasarımlarındandı. Günümüzde gelişmiş modelleri satılmaya devam eden araç, yük ve yolcu taşımada kullanılıyordu. Asım Bey, 50’li yıllarda bu aracı, Ülker ürünlerinin sergilendiği mini bir teşhir mağazasına çevirmiş, içine küçük bir ofis bile sığdırmıştı. Bu gezici Ülker mağazasının Anadolu ve Trakya’nın önemli şehirlerine yaptığı yolculuklarda, Asım Ülker yine şoförün yanındaydı. Zaman zaman araç içinde gecelemek zorunda kalsalar da seyahat hedefine ulaşmıştı. Gittikleri şehir ve kasabalarda araç, müşterilerin çok dikkatini çekmiş, çoğu hemen orada sipariş vermişti.

Ülker, Davutpaşa’daki fabrikaya taşınınca üretim kapasitesi de artmıştı. O güne kadar yalnızca toptan satış yapılırken artık üretim fazlasını eritmek için yeni pazarlar bulunması gerekiyordu. Asım Ülker’in bir yandan da perakende ürün pazarlamak için harekete geçmesinin sebebi buydu. Volkswagen Type 2 marka bir minibüs daha satın alarak İstanbul’daki bakkal ve marketlere perakende ürün satışını başlattı. Ülker yine bir ilke imza atmış, fabrika doğrudan küçük işletmelere plasiyer satışı başlatmıştı. Şehrin önemli yerlerine, tramvaylara reklam konuldu. Kısa sürede plasiyerlerin sayısı arttı. Ülker, iki sene içinde İstanbul’da bir numaraya yerleşti.

Asım Berksan’ın 1952 ya da 53’te aldığı Morris Minor marka binek aracı, 1948 – 52 yılları arasında İngiltere’de aile arabası olarak üretilmişti. Asım Bey henüz acemi bir sürücüydü. Bir haftasonu, ailesiyle birlikte piknik yapmak için yola çıkmış, ilerleyen yıllarda Ülker fabrikasının yapılacağı Davutpaşa kavşağında, aniden önüne fırlayan bir askere hafifçe çarpmıştı. Hatasını farkedip düştüğü yerden kalkan mahcup asker özür dilemeye çalışırken Asım Bey onu hastaneye götürmeye çalışıyordu. Ancak iyi olduğu söyleyen delikanlı, tüm ısrarlara rağmen ne hastaneye gitmeyi ne de Asım Bey’in verdiği harçlığı almayı kabul etmişti.
Asım Bey’in 1955’te aldığı ikinci arabası, 1952 model bir Potiac Chieftain idi. Öne üç kişinin oturabildiği aracın arka koltuklarına, biraz sıkışarak da olsa, dört kişi sığabiliyordu. Rahat bir tasarımı olan aracın bir kusuru vardı; sık arıza yapıyordu. Asım Bey, arabası her yolda kaldığında kenara çekip kaputu açıyor, yardım gelmesini bekliyordu. Neyse ki araba tamirinden anlayan taksi ve kamyon şoförleri, iyi bir bahşiş karşılığı, arıza yapan özel araç sahiplerine yardım etmeyi seviyordu.
Dört yıl süren Chieftain macerasından sonra sıra, 1959’da alınan 1955 model Plymouth Belvedere’ydi. Araç, 8 silindirli efsane bir modeldi. Selçuk ve Faruk Berksan kardeşler araba kullanmayı 34 DS 484 plakalı, 3 vitesli bu araçla öğrendiler. Düz yolda ve hafif yokuşlarda 2’nci vitesle kalkılıyor, hemen 3’e alınıyordu. Yumuşak bir sürüşü olan araç, hızını belli etmiyordu. Zaman zaman fark etmeden yüksek hızlara çıkan Asım Bey, bu nedenle sıkça küçük kazalara karışıyordu. Neyse ki arabanın kaportası sağlamdı. Selçuk Berksan, kardeşi Faruk’la Galata köprüsünde kaza yaptığında arkadan çarpan kamyonetin önü hurdaya dönerken Plymouth’un yalnızca arka tamponunda belirsiz bir eğilme olmuştu. 1980’li yıllarda satılan bu aracın arkası, yeni sahibi tarafından kesildi ve kamyonete çevirildi.

Asım Bey, Ülker’den ayrıldıktan sonra önce bir Peugeot 504 sonra da Mazda almıştı. Her iki aracı da şoförü Mürsel Bebek kullanıyordu. Aynı zamanda Asım Bey’in yardımcısı da olan Bebek, yaşlılığında, vefatına kadar Asım Ülker’in bakımıyla da ilgilendi.

2.3 İSTANBUL’DA HAYAT

Ev Hayatı

1960’lara kadar İstanbul denince akla Suriçi geliyordu. Suriçi bölgesi Eminönü, Fatih, Edirnekapı, Topkapı ve Yedikule bölgesini ihtiva ederken Eyüp, Haliç, Kasımpaşa, Hasköy ve Pera (Beyoğlu) ise Surdışı’nda kalıyordu. Sınırlı bir yerleşime sahip olan Anadolu yakası, Üsküdar ve Kadıköy’den ibaretti. Üsküdar-Kısıklı’yla Kadıköy, Moda, Fenerbahçe arasında tramvay, Söğütlüçeşme- Bostancı arasında tren çalışıyordu. İstanbul, henüz büyükşehir olmadığı için Avrupa yakasında Bakırköy (Makriköy), Yeşilköy (Ayastefanos) ve Küçük Çekmece, karşıda da Kartal, Pendik ve Tuzla, trenle gidilen ayrı şehirlerdi.

Şakire Hanım’ın kız yeğeni Muzaffer ve eşi Necdet’in Sağmalcılar’da büyük bir çiftlikleri vardı. İnek besliyor, sütçülükle geçiniyorlardı. O muhitte çokça çiftlik olmasından hareketle semte Sağmalcılar ismi verilmişti. Asım Bey, eşi Zehra Hanım, Selçuk, Hacı İslâm Efendi, Şakire Hanım, ve Sıdıka, her yaz günü birlik akraba ziyareti için bir iki kere çiftliğe gidiyordu. İstanbul’da olduğu zamanlarda Sabri da onlara katılıyordu. Bu ziyaretlerde Sultanahmet’ten Edirnekapı’ya kadar tramvayla gidilir, oradan sonra bir saati aşan bir süre yürünürdü. Çiftliğin kapısına varınca, “köpekleri bağlayın!” diye seslenmek gerekir ve içeri, ancak müspet bir cevap ya da bir refakatçi gelince girilebilirdi.

İstanbul tarafında, fakir aileler küçük, varlıklı aileler daha büyük evlerde otururdu. Ekonomik sıkıntı yaşayan bazı ailelerin büyükçe evlerde bir arada yaşadığına da rastlanırdı. Henüz geleneksel aile yapısı devam ediyordu. Aile zengin olsun fakir olsun anne-baba, evli ve bekâr çocuklar bir arada oturuyordu. Bu düzen içinde, her ailenin bir odası oluyordu. Fakir evlerinde, yeterli oda olmadığı için, çocuklar ilkokula gidene kadar anne babalarıyla aynı odayı paylaşıyordu. Hemen her evde ya annenin ya babanın annesi, babası bazen her ikisi de oluyordu. Hatta bazı yakın akrabaların birlikte yaşadığına şahit olmak da mümkündü. Evin fazla odası varsa bekâr kızlara ve kız çocuklara bir oda, erkeklere ayrı bir oda tahsis ediliyor; fazla oda yoksa çocuklar anne babalarının odalarında yatıyordu. Dul büyük annelerin genç kızların odasında kalması adetti. Sabah yataklar yorganlar toplanır, bir köşedeki yüklüğe konup üzerine elde işlenmiş bir örtü örtülürdü.

Günümüz şehir sosyolojisinde, zenginler, çok zenginler, orta halliler ve fakirler farklı mahallelerde oturuyor. Havuzlu sitelerle, gecekondu mahalleleri birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış durumda. Bahsettiğimiz yıllarda, mahallelerin, şehirlerin bugünkülerden en büyük farkı, zenginlerle fakirlerin aynı mahallede oturabilmeleriydi. Her mahallede bir iki zengin konağıyla birlikte derme çatma fakir evleri görülebilirdi. Halk iç içe yaşıyordu. Fakir aile kızları, zengin evlerinde çalışır; zengin aileler ihtiyaç sahibi ailelerin çocuklarının düğünlerine, çeyizlerine yardımcı olurdu. Arada bir tahsil yapan çıkarsa destek olunur, hastaların tedavisiyle ilgilenilirdi. Mahalle sakinleri arasında sevgi ve saygı esasına dayalı bir ilişki mevcuttu. Mahalleler, adeta halkın büyük aileleriydi. Mahallenin erkekleri genç kızlara sahip çıkar, evlerin ihtiyaçları bile çoğu zaman birlikte halledilirdi. O tarihlerde henüz plastik poşet olmadığından gıda alışverişlerinde içini göstermeyen ve zembil denen hasır çantalar kullanılırdı. Varlıklı aileler, aldıkları başkalarını imrendirmesin, fakirlerse yaşadıkları yokluk farkedilmesin diye zembil kullanırdı.

Buzdolaplarının yaygınlaşmasına daha bir hayli zaman vardı. Yemekler günlük pişiriliyor, akşamdan kalan yiyecekler ertesi gün işe ve okula gidenlerin sefertasına konuyor ve bitiriliyordu. Sefertası tasarımında üst üste oturtulan taslar birbirine kapak oluyor, en üste kapak kapatılıp yaylı, özel sap sistemiyle kenetleniyordu. Sefertaslarının yanında çatal ve kaşık takılması için de bir yer vardı. Yemekler, öğle paydosunda okul ve iş yerindeki yemekhanede ısıtılıyor ve bu taslardan yeniyordu. Boşalan kaplar tekrar birbirine takılıp eve götürülüyordu.

Okullarda sabahçı / öğleci ayrımı henüz başlamamıştı. Öğrenciler sabah 9’dan akşam 4’e kadar okulda oluyordu. İşyeri ve okulu eve yakın olan erkekler ve çocuklar öğle yemeğine eve gelmeyi tercih ediyordu. Sofralarda kahvaltılık olarak tereyağı, peynir, zeytin ve reçel bulunuyor, bunlar da bir arada tüketilmiyor, her gün biri ya da en fazla ikisi yeniyordu. Kümesi olanlar, mevsimine göre günde birkaç yumurta yiyebiliyordu ancak bunun da paylaşılması sorun oluyordu. Çoğu zaman bayat çıktığı için bakkaldan yumurta alınması pek tercih edilmiyordu. O yıllarda ihtiyaç halinde restoranlarda yemek yenilse de dışarda kahvaltı edilmiyordu.

Fare ve bilumum haşerattan korunmak istenen kahvaltılıklar ve kuru gıda, balkonlardaki teldolapta muhafaza ediliyordu. Eti, ancak tuzlayıp kavurarak bir süre saklamak mümkündü. Evlerde müstakil fırın olmadığı için fırınlanacak yemekler, börek ve tatlılar, özel tepsilerle ekmek fırınlarına gönderiliyordu. Hafta içi genellikle öğle yemeği pişmiyor, hanımlar, çocuklar ve yaşlılar öğleleri akşamdan kalan yemekleri yiyordu. Öğle yemeği için müstakil hazırlık yapılması, Pazar günlerine has uygulamaydı.

Mahalle aralarında küçük bakkallar olsa da yemeklik malzemenin çoğu, ayrı bir kitap konusu olabilecek seyyar satıcılar tarafından kapıya getiriliyordu. Sokaklarda her zaman sebze, meyve satıcılarına, karpuz-kavuncuya, sütçü, yoğurtçu, su dağıtan sakalar, lahmacuncu, pamuk helvacı, leblebici, simitçi gibi satıcılara rastlamak mümkündü… Bu kalabalığa yazın dondurmacı, kışın bozacı ve şıracı hatta çıracı da katılırdı. Geçmiş zamanı bu kadar yâdetmişken eski eşya ve hurda takasıyla yapılan mutfak eşyası alışverişinden de bahsedelim. Günümüzde roman / çingene denilen vatandaşların kadınları sokaklarda süpürge, maşa, sakız satar; erkekleri kalaycılık yapardı. Bıçaklar körelince seyyar bileyci, yatak yorgan pamukları keçeleşirse seyyar hallaç çağırılırdı. Çocuklar, hallacın yayı ve tokmağıyla özel bir tempo tutarak pamukları atmasını seyretmeyi çok severdi. Daha eskilerde süngercinin, kömürcü, gazeteci, ayı oynatıcı, bohçacı, lağımcı ve baca temizleyicinin hususi kıyafetleri de vardı. Sokaklar, dört mevsim bayram yeri gibi şenlikliydi. Seyyar satıcılar haricinde bir de sabit noktalarda satıcılık yapanlar vardı. Berber, macun şekerci, köfteci, pilavcı, arzuhalci, vesikalık fotoğrafçı, kalaycı, kahveci, sokakta gezmezdi. Sokak aralarında, köşe başlarında tuttukları sabit noktalarda hizmet verirlerdi. Diş Hekimliği Fakülteleri açılana kadar berberlerin bir işi de kerpetenle diş çekmekti. Ayrıca sarılık olanların alınlarını usturayla kesip sarı bir su akıtırlardı. Hazır giyim henüz yaygın değildi. Kıyafetler terziye diktirilirdi. Kapı kapı dolaşıp basma, yemeni, terlik, parfüm vesaire satan bohçacı hanımların önemli bir vazifesi de çöpçatanlık yapmaktı.

Yukarıda, sokaktan geçen satıcılar arasında sakaları da saydık. Eski İstanbul’da içme suyunu sakalar getirirdi. Memba suyu kaynağında 25 litrelik cam damacanalara doldurulan sular, ağızları mühürlenerek semtlerdeki depolara getirilir, oradan da at arabalarına yüklenerek sokaklarda gezdirilirdi. Cam damacanaların kırılmasına mani olmak için dışına sepet örülürdü. Sokaktan geçen saka sık sık “Sucuuu!” diye bağırır, bu sesi duyan müşteriler siparişi pencereden verirdi. Kapıya çıkarılan damacananın mührü ev sahibinin yanında sökülür ve su evdeki küpe dökülürdü. Küplerin üzerine tahta bir kapak, onun üzerine de temiz bir bez örtü ve saplı bir maşrapa konurdu. Suyu kullanacak kişi önce bezi kaldırır, kapağı açar, elini sokmadan maşrapayla bir miktar su alıp sürahiye koyardı. Bütün bu işler büyük bir titizlik gerektirirdi. Geleneksel Müslüman evlerinde su, sünnete uygun biçimde oturularak, besmeleyle ve 3 yudumda içilirdi. 2000’li yıllarda oturarak su içmenin çok faydalı olduğu Batılı bilim çevreleri tarafından da kabul edildi. Ayurveda öğretilerinin de çok eskiden beri bu tavsiyeyi yaptığı biliniyor. Son yıllarda Hindistan tıp otoriteleri bu tezi yüksek sesle müdafaa ediyor. Ve bu görüş Amerika’da da kabul ediliyor. Bazı evlerde rastlanan su içerken elini başına koymaksa eski bir şaman âdetine dayanıyor.

Veresiye satış yapan mahalle bakkallarının tuttuğu defterlerde her ailenin bir bölümü olur; evin çocukları tarafından yapılan günlük ekmek, tuz, baharat, kuru gıda gibi alışveriş bu deftere yazılır ve ay başında ödenirdi. Bakkal yakınlarında ve üst katlarda oturanlar iple bağladıkları bir sepeti sarkıtır, pencereden seslenerek siparişlerini bakkal çırağına verirlerdi. Çırağın malzemeyi koyduğu sepet, sonra yavaş yavaş yukarı çekilirdi. Alışveriş ücreti ya nakit olarak sepete konulur ya da deftere yazdırılırdı. Et, peynir, zeytin bazen de ekmek alışverişiyse evin erkeği tarafından yapılırdı. Apartmanların yaygınlaşmadığı, mahallelerin müstakil evlerden oluştuğu bu dönemlerde, yemek, avludaki ocaklarda ya da bir soba çeşidi olan kuzinelerin üzerinde pişirilirdi. Fakir evlerinde pompalı gaz ocakları olurdu. İsveç malı Optimus marka olanlar, en kaliteli gaz ocaklarıydı. Bunların yerli taklitleri de vardı tabii. Dikkatli gözler, yerli modellerin üzerinde ‘Optimos’ yazdığını hemen farkederdi. İlerleyen yıllarda daha kaliteli yerli ocaklar da üretildi elbette. Bu ocakları yakmak, söndürmek pompalamak, patlatmadan kullanabilmek ve bakımını yapmak büyük ustalık gerektiriyordu. Bu işler genellikle evin büyük hanımına zimmetliydi.

Sık sık hatırlattığımız gibi henüz makineleşmenin yaygınlaşmadığı dönemleri yâd ediyoruz. Çamaşır gibi bulaşık da elde ve eskicilerden alınan galvaniz veya boyalı leğenlerde, yeşil sabunla yıkanıyordu.

Çöp tenekesi olarak kullanılan gaz tenekelerine konulan çöpler, genellikle gün aşırı gelen atlı çöp arabaları ve çöpçü tarafından alınıyordu. Kış boyu kullanılacak olan soba ve mangalın her sabah temizlenip kullanılmaya hazır hale getirilmesi şarttı. Bu, çok pis bir işti ve evdeki hanımların sorumluluğundaydı. Sobaların kurulması ve sökülmesiyse erkeklerin işiydi. Bacaların temizliğine de dikkat etmek gerekiyordu zira iyi çekmeyen bacaların tıkanması, hem zehirlenmeye hem yangına sebep olabilirdi.

Evlerde geniş aileler bir arada yaşıyor, sorumluluklar iş bölümü esasıyla el birliğiyle yerine getiriliyordu. Ev işleri; evin hanımı, baldızlar, eltiler ve genç kızların yardımıyla, büyük hanımın nezaretinde yapılıyordu. “Büyük Hanım” sıfatı, genellikle büyük erkek kardeşin hanımına ait oluyordu. Büyükanneler ağır iş yapmıyor, sağlığı iyi olanlar yemek yapsa da bulaşığa karışmıyordu. Evlerin tahta zemini, iki haftada bir, yere dört ayak çökülerek sert fırçalarla fırçalanıyor, ardından gomalak türü cilalara cilalanarak özel bir bezle parlatılıyordu. Bunlar kadınların göreviydi ama kuvvet isteyen bu işi bazı erkeklerin yaptığı da oluyordu.

Bu geleneksel hayat tarzında hanımların yükü oldukça ağırdı. Şebeke suyu eve kadar gelmiyorsa çeşmeden su taşımak hanımların ve genç kızların işiydi. Seyyar satıcılardan alışverişi de yine iyi birer pazarlıkçı olan hanımlar yapıyordu. Evin içinin boyanması, hatta erkek işi kabul edilen tesisat ve çatı tamirleri bile zaman zaman hanımlardan beklenebiliyordu. Temizlik ve çamaşırı söylemeye bile lüzum yok; onlar tabii ki hanımların işiydi.

1950 sonrasında doğmuş olanlar, temizlik ve titizliğin o tarihlerde ne kadar zor olduğunu bilmeyebilir. Amerika’da 1940’lardan sonra yaygınlaşmaya başlayan çamaşır makinaları Türkiye’ye 1950’lerde gelmişti fakat her eve girmesi uzun yıllar sonra olacaktı. İstanbul 40’lı yıllardan itibaren apartmanlaşmaya başlasa da şehirli hanımlar, çamaşırları, banyo yapmak için de kullanılan büyük galvaniz leğenlerde yıkıyordu. Çamaşırlar, içi sıcak su dolu bu leğenlerin başında yere çömelen hanımlar tarafından saatlerce çitileniyordu. Köylerde dere kenarında yapılan bu iş, daha kolay hatta birlikte yapıldığından daha da eğlenceliydi. Sözünü ettiğimiz yıllarda henüz deterjan diye bir şey de yoktu. El ve vücut temizliğinde beyaz sabun, çamaşır ve ev temizliğindeyse daha ucuz olan yeşil sabun kullanılıyordu. Hem temizlik kaygısı taşıdıklarından hem de şartlama ihtiyacından dolayı çamaşırlar en az üç su yıkanıyordu. Şartlama, yine eskilerin aşina olduğu bir tabir. İslam’da, temizlik malzemelerinin olmadığı dönemde, temizlik şartlarının yerine gelmesi, idrar ve necaset gibi kalıntıların temizlenmiş sayılması için çamaşırların üç kere yıkanıp her defasında sıkılması gereklidir. Buna şartlama denir. Her evde, haftanın bir günü çamaşır günüydü ve çamaşırlar, yukarıda detaylıca anlattığımız yöntemlerle yıkanıyordu. Varlıklı aileler çamaşırcı tutsa da evin hanımı da boş durmuyor, iş bitene kadar çamaşırları getirip götürmek, yıkanan çamaşırları balkondaki ipe asmak gibi işleri yapıyordu. Balkonu, bahçesi olmayanlar evin arka cephesinden karşı komşunun penceresine makara sistemine bağlı bir ip geriyor, ipi ileri geri kaydırarak çamaşırlarını asıyor ve topluyordu.

Anlatılanlardan da anlayacağınız üzere günlük hayatın çok da kolay olmadığı dönemlerdi. İlkokul çocukları, kir göstermesin diye siyah önlük giyiyordu. Önlük üzerine takılan beyaz yaka kirlendikçe değiştirilse de önlükler ancak haftasonu yıkanabiliyordu. Her öğrencinin en az iki yakası oluyor, biri yıkanınca diğerini kullanıyordu. Orta okul ve liseye giden erkek öğrencilerin kıyafeti ise ceket, kravat ve subay şapkasından ibaretti ve okullarda kıyafet zorunluluğu vardı. Kızlar da diz altı etek, siyah çorap, mokasen ayakkabı giyiyordu. Takı ve makyaj yasaktı.

Öğrencilerin önlükleri gibi erkek gömleklerinin yakaları da sabit değildi, değiştirilebiliyordu. Kravat takan memur ve esnaf, her gün gömlek yakası değiştirebildikleri için haftayı bir ya da iki gömlekle geçirebiliyordu. Gündelik gömlek yakaları özel metal düğmelerle takılıp çıkarılıyordu. Kolları basit düğmeliydi. Resmi gömleklerin yakalarıysa bugün olduğu gibi sabitti ve kolları manşetliydi. Gündelik giyilen gömlekler evde yıkanıyor, yakalar ve resmi gömleklerse genellikle kolacıya gönderiliyordu. Biraz yıprandığında yakalar ve manşetler değiştiriliyor, böylelikle gömleğin ömrü uzuyordu. Bu dönemde, kolacı-ütücü diye bir esnaf grubu vardı. O yıllarda kol düğmeleri de önemli bir aksesuardı. Günümüzde erkekler için kıyafetin önemli bir unsuru olan kemer, o yıllarda çok tercih edilmiyor, yerine pantolon askısı kullanılıyordu. Gün içinde lastiği gevşeyen çoraplarından dolayı sıkıntı yaşamak istemeyen erkekler, çorap lastiği takıyordu. Daha iyi ve garantili bir yöntemse baldır jartiyeri kullanmaktı. Bu jartiyer, çorabı yukarıda tutuyor, düşmesine mani oluyordu. Kemer ve baldır jartiyeri, Asım Bey’in de kullandığı aksesuarlardı. İş yerinde yedek gömlek yakası bulunduruyor, yakası kirlenirse değiştiriyordu.

Baldır Jartiyeri
Gömlek ve Takma Gömlek Yakası

Baldır Jartiyeri, gömlek ve takma gömlek yakası

Sert bir şekilde kolalanmış da olsa, biraz kullanılan yakaların uçları kıvrılmaya başlıyordu. Buna da bir çare bulunmuştu elbette. “Balina” ya da “banela” denilen balina kemiğinden yapılmış yassı şeritler yaka içindeki özel bir yere takılıyor, böylelikle yakaların dik durması sağlanıyordu. Kırılmaması için yıkanmadan önce çıkarılan bu şerit, her yıkamadan sonra tekrar yerine takılıyordu. Günümüzde de, bazı gömleklerinin yakalarına banelaya benzer plastik şeritler dikildiğine rastlamak mümkün.

1934’te çıkarılan bir yasayla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kıyafetlerine düzenleme getirilmişti. Özellikle ticaret erbabı erkekler ve memurlar takım elbise, takım elbise için giyilen beyaz frenk gömleği, kravat ve bağcıklı kundura giyiyordu. Sokakta fötr şapka takmayan erkekler, anarşist olduklarına hükmedilerek karakolda uzun uzun sorguya çekildikten sonra mahkemeye sevk ediliyordu.

İmalat ve tamirat erbabı, pantolon üzerine mevsime göre yelek veya bir nevi deri mont kabul edilebilecek gocuk giyip başına kasket takıyordu. Çalışan veya resmi dairede işi olan hanımlar, elbise veya tayyör giyip başlarına şapka takıyordu. Muhafazakâr erkekler cübbe benzeri bir palto giyerek ceket ve kravatları olmadığını saklıyor, başlarına bere giymelerine müdahale edilmiyordu. Ayağa mest-lastik giyiliyor, muhafazakâr hanımlar kıyafet kanununa uymasa da polisler, manto giyip başlarını örtmelerini görmezden geliyordu.

Hanımlar, bugünkü naylon çorabın yerine arkasında düşey siyah bir dikiş izi bulunan ipekli çoraplar giyiyordu. Çok hassas olan bu çorap, küçücük bir yere takılsa bile kısmen sökülüyordu. Hanımlar bu durumu “çorap kaçtı” diye tabir ediyordu ve kaçan çorapları “çeken” bir esnaf grubu vardı. Bu işi yapan esnaf, dükkanının vitrinine büyük harflerle “Çorap çekilir” yazdırıyordu. Tuhafiyeciler, kolacılar ve ütücüler, ek iş olarak çorap da çekiyordu


Hanımlar, bugünkü naylon çorabın yerine arkasında düşey siyah bir dikiş izi bulunan ipekli çoraplar giyiyordu. Çok hassas olan bu çorap, küçücük bir yere takılsa bile kısmen sökülüyordu. Hanımlar bu durumu “çorap kaçtı” diye tabir ediyordu ve kaçan çorapları “çeken” bir esnaf grubu vardı. Bu işi yapan esnaf, dükkanının vitrinine büyük harflerle “Çorap çekilir” yazdırıyordu. Tuhafiyeciler, kolacılar ve ütücüler, ek iş olarak çorap da çekiyordu.

Yukarıda sıraladığımız unsurlardan oluşan giyim tarzı, hanımların ütü işini çok artırıyordu. Gerektiğinde ceketler ütücüye verilse de gömlek, pantolon ve etekler evde ütüleniyordu. Yurtta ütü imkanı bulamayan yatılı ve askeri öğrencilerse, bugün olduğu gibi o zaman da pantolonlarını yatak altında “ütülüyordu.”

O yıllarda evlerde kullanılan ütüler kor ateşle çalışıyor, içlerine kömür ateşi konularak ısıtılıyordu. Kışın, sobada ve mangalda yanan kömür bulunuyordu fakat özellikle yaz aylarında kömür hazırlamak için bu işe has bir mangal yakılması gerekiyordu. Ütülerde, şimdilerde olduğu gibi sıcaklık ayarı da yoktu tabii. Dikkat edilmezse kumaş sararıyor hatta karardığı bile oluyordu. Terzi dükkanlarında özel, büyük kömürlü ütüler vardı. Elektrikli ütüler çıktıktan sonra bile, 110 volta uygun döşenmiş elektrik tesisatı kaldırmadığı için, uzun müddet kömürlü ütüler kullanılmaya devam etti.

Kıyafetlerin terzilere diktirildiğinden bahsetmiştik. Ancak evlerde kollu dikiş makineleri olduğunu, ustalık gerektiren kıyafetler dışındaki her tür dikiş işini hanımların yaptığını da belirtelim. İç çamaşırları, çocuk bezleri, basit kıyafetler genellikle evin hanımı tarafından dikiliyor, gerektiğinde tamir ve yama yapılıyordu. Piyasada bulunsa da ayaklı dikiş makineleri o yıllar için lüks ev aletleri arasında yer alıyordu.

Memur ya da ticaret erbabı olan erkekler günün yarısını gazete okuyarak, gerisini de birkaç evrak okuyup yazarak geçiriyordu. Bu tempo, akşam eve geldiklerinde çok yorulduklarını söyleyip hanımları, bütün gün boş boş evde oturmakla itham etmelerine mani değildi tabii. Hâlbuki günün o saatinde hanımların işi bitmiyor bilakis yeni bir telaş başlıyordu. Sofra kuruluyor, yemekten sonra toplanıyor, bulaşıklar yıkanıyor, akşam oturmasına gelecek misafire ikramlık hazırlanıyor ve hizmet ediliyordu. Misafir gittikten sonra yeni bir toplama ve yıkama faslı olduğunu söylemeye bile gerek yok. O gün misafir ağırlamayıp kendi gidecek hanımlar, bu kez de giyinip süslenmekle meşgul oluyordu. Hanımlar, özellikle uzun sürecek ve tek başına tamamlanması zor işleri birlikte yapmayı tercih ediyor, bu esnada sohbet edip şarkı, türkü söyleyerek işi keyfe çevirmeyi iyi biliyordu. Kalem kalem saydığımız onca işin arasında ne yapıp ediyor, iki elleri kanda olsa haftada iki, üç gün kabul günlerine gidiyor veya kendileri misafir ağırlıyordu.

Malumunuz, kediler İstanbul nüfusunun kayda değer bir unsuru. O yıllarda da kedileri evlerin önemli fertleri arasında saymazsak tasvir ettiğimiz manzara eksik kalır. Her evde genellikle bir kedi bulunuyordu zira onların varlığı, istenmeyen misafirlerin yani farelerin varlığına mani oluyordu. Olur da bir kedi fare yakalamakta beklenen beceriyi gösteremezse ona yol verip yeni bir hal çaresi düşünmek gerekiyordu. İnsanlar gibi kediler de sokakla iç içe yaşıyor, ihtiyaçlarını bahçede ya da sokakta karşılıyordu. Kapalı bir kapının ardında miyavlamaya başlayan kedinin ne demek istediğini, onlarla birlikte yaşayan herkes bilirdi. Kapı açılıp hayvana yol verilir, yeni bir miyavlamayla da içeri alınırdı. O devrin kedileri açısından hayatın en büyük farkı, kedi maması diye bir şeyin yokluğuydu muhakkak. Evde ne piştiyse, insanlardan geriye ne kaldıysa kediye o verilirdi. Üstelik iyi avcı olsun diye iyice doyması da istenmezdi. Kısırlaştırma yine bilinen, uygulanan bir yöntem değildi. Dişi kedi her sene yavrular, tek başına idare edecek kadar büyüyen yavrularını kapı dışarı edip eski düzenine devam ederdi.

Sosyal hayatın en önemli faaliyeti kabul edebileceğimiz akşam misafirliklerine geniş bir bahis açmak şart. Akşam yemeğinden kalkan ev halkı, bir yandan hazırlanırken öte yandan o akşam kime gideceğini müzakereye koyulurdu. Her ihtimale karşı evden çıkarken komşuya haber bırakılır ve ziyaret edecekleri ev çoğunlukla yakın mesafede olduğu için yürüyerek gidilirdi. Gitmeden önce haber vermek zaruri değildi. Devrin adeti bilindiği için bu çat kapı ziyaretler kimsenin garibine gitmezdi. Olur da ev sahibi evde yoksa komşulardan nerede oldukları öğrenilir, ya bu yeni adrese yahut ayak üstü karar verilen başka bir tanıdığa geçilirdi.

Dedik ya önceden haber verme zarureti yoktu diye. İşte bu nedenle bazen ev halkı tam çıkmaya hazırlanırken kapı çalar ve misafirler bir anda içeri dolardı. Neyse ki hanımlar her zaman misafir ağırlamaya hazırlıklıydı. Hemen plan değişir, misafir odasına yahut oturma odasına buyur edilen ahbaba ikram başlardı. Ev sahibi gizlemeye çalışsa da misafirler ev sahiplerinin çıkmak için hazırlandıklarını anlar ama anlamamış gibi yapardı. Kışsa cezveler mangala sürülür, ikram büyükten başlanarak yapılırdı. İkramlıklar arasında sigara bulunması da adettendi. Ancak bu ikram erkeklere mahsustu. Dul ve yaşlı hanımlar dışında kadınların erkeklerin yanında sigara içmesi uygun karşılanmazdı. Genellikle yemiş, varsa limonata, şerbet, bisküvi ikram edilir, koyu bir sohbete başlanırdı. Çay, Türkiye’ye 1940’lardan sonra gelse de yaygınlaşması 1950’lerde büyük ekonomik sıkıntılara sebep olan İkinci Dünya Savaşı yıllarında olmuştu. O yıllardan sonra artık misafire çay ve bisküvi ikram ediliyordu.

Evden çıkmışken size gelen misafirlerle karşılaşmanız da olmayacak şey değildi. Bu durumda ya eve dönülür ya da hep birlikte gidilecek diğer komşuya geçilirdi. Ancak “misafir, misafirden hoşlanmaz.” Sözü, o senelerde de biliniyordu ve mecbur kalınmadıkça çoklu misafirlikten kaçınılıyordu. Kalabalıklar halinde yaşanan o günün toplumunda insanlar, saygı sınırlarını aşmadan şakalaşıyor, buluşmalar neşeli bir havada gerçekleşiyordu. Hele de mecliste çocuklar varsa bilmeceler soruluyor, fıkralar anlatılıyor, iyi masal anlatan biri çıkıp “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, keçi berber iken...” diye başlayıp küçük büyük herkesin zevkle dinlediği masallar anlatmaya başlıyordu. İyi masalcıyı, daha başlangıç tekerlemesinden anlamak mümkündü. Hikayeyi uzatmak için araya “Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler” gibi tekerlemeler eklenir ve her masal, “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…” temennisiyle bitirilirdi. Anlatan kişinin maharetine bağlı olarak daha önce defalarca dinlenmiş bir masal bile tekrar tekrar dinlenebilirdi.

Mecliste sesi güzel, musiki bilen bir erkek varsa şarkı, türkü istenir, söyleyecek kişi başlarken biraz nazlanmış bile olsa susmak bilmezdi. Erkeklerin askerlik hikayelerini unutmamak gerek. Her biri en az kırk kere anlatılmış maceralar tekrar edilir, haftanın maçları tartışılır. Hanımlar bir yandan yün örerken öte yandan yakınlarda gittikleri bir filmi ya da dinledikleri radyo tiyatrolarını konuşurlardı. Ertesi gün çocuklar okula, erkekler işe gideceğinden geç olmadan eve dönülürdü. Çocuklar okul hazırlıklarını tamamlayıp yatarken hanımlar ertesi günün mesaisine akşamdan başlamış olurdu. Misafirsiz akşamlarda çocuklar dede ve ninelerin masal, bilmeceleriyle vakit geçirirdi. Ailelerin en büyük eğlencesi radyo dinlemekti. Asım’ın gençlik yıllarında iki radyo istasyonu mevcuttu; İstanbul Radyosu ve Ankara Radyosu. Akşamları fasıl, şarkı türkü dinlenir, erkekler haberleri kaçırmazdı. Gündüz kuşağında çocuk programları, radyo tiyatroları gibi çok kaliteli programlar olurdu. Pazar günleri erkekler ya maça gider ya radyodan maç dinlerdi. Sabahları gün erken başlar, işe ve okula gidecekler bir dilim ekmek üzerine sürülen tereyağı yedirildikten sonra uğurlanırdı. Varsa kahvaltıda süt içmek de yaygındı. SEFERTASIYLA İLGİLİ DETAYLI ANLATIM YUKARI TAŞINDI

Okuldan gelen çocuk, çantasını bıraktığı gibi sokağa fırlar, evden çağırılmadıkça oynamayı sürdürürdü. Çocukların sokakta oynamaları, ev işleriyle meşgul olan büyüklerin de işine gelirdi. Annelerin sokakta oynayan çocuğuna yiyecek vermesi büyük görgüsüzlük kabul ediliyordu. Çocuk ya eve çağırılıp yemek yedirilir yahut yiyeceği şeyden bütün arkadaşlarına ikram edilirdi. O yıllarda çocuklar oyuncaklarını genellikle kendileri yapardı. Erkek çocukların en sevdiği oyun futbolsa ikincisi de misketti. Erkekler çelik-çomak oynar, atlı arabalardan çıkma çemberleri çevirir, çıkma rulman ve tahtadan yaptıkları arabalara oturup yokuş aşağı sürer, yine rulmandan yaptıkları patenlerle kayar, bazen uzun eşek, bazen bezleri birbirine bağlayarak yaptıkları toplarla futbol, birdir bir oynardı. Kendi yaptıkları sapanlar, ok, yay ve kılıçlarla oynadıkları oyunlar sık sık küçük kazalara sebep olurdu. Kamıştan yaptıkları namlularla çitlembik çekirdeği atmak da erkek çocukların zevk aldığı eğlencelerdendi. Kışın kızak kayılırdı. Saklambaç, yağ satarım bal satarım, mendil kapmaca, kartopu, yakar top gibi oyunları erkek ve kız çocukları beraber oynarken kızlar kendi hallerine kaldıklarında bez bebekleriyle evcilik ve ebeleme oynamayı tercih ederdi. Bu fasıl, akşam yemeğine yakın, annelerin ısrarlı seslenişleriyle sona erer, çocuklar kir pas içinde eve dönerdi. Bugün, özellikle büyük şehirlerde çocukların parklar dışında oyun oynayabileceği alan kalmadı. Değişen hayat tarzı pek çok şey gibi eskinin çocuk oyunlarını da yavaş yavaş unutturmaya başladı. Oysa ne güzel oyunları vardı eski çocukların; yağ satarım bal satarım, aç kapıyı bezirgan başı, tilki tilki saat kaç, üç dönme-beş şapşap, topaç çevirme, misket, ebecilik, saklambaç, kukalı saklambaç, kovboyculuk, çember çevirme, çömlek patladı, ip atlama, koşmaca, istop, dekman, birdirbir, uzun eşek, mendil kapmaca, çelik çomak, uçurtma, üçtaş, dokuztaş, yakar top, seksek, ortada sıçan, aşık kemiği atma, atçılık… İlk anda akla gelenleri peş peşe sıraladığımızda neredeyse elli farklı oyun saymak mümkün. Çocuk elinde her malzeme oyuncağa dönüşebiliyordu. Gazoz kapaklarıyla oynanan ve firmalara puan vererek en yüksek puana erişmeye çalıştıkları bir oyun bile icat etmişlerdi. Bu saydıklarımız sokak oyunlarıydı. Evde oynanacaksa kulaktan kulağa, evcilik, doktorculuk, bakkalcılık, tıp, beştaş, sessiz sinema, bilmece, isim-şehir, körebe, el pişirmece, hangi elimde, fırıldak çevirme, al cicoz-ver cicoz, çöp çekme, adam asmaca gibi daha az hareketli oyunlar tercih edilirdi. Oyunların kedine has bir lugatı bile vardı; çıtlık, mors, olemen gibi kelimelerin ne manaya geldiğini sadece o günlerin çocukları bilecektir.

Futbol artık popüler olmaya başlamıştı. O yıllarda futbol sahaları olmasa da her mahallede bolca boş arsa mevcuttu. Yere konulan taşlarla iki kale oluşturuldu mu saha hazır demekti. En iyiler arasından seçilen iki kaptan karşılıklı adımlamaya başlar, kazanan ilk oyuncuyu seçer, böylece takımlar kurulurdu. İki kaptanın da seçmediği en kötü oyuncular kaleyi beklemek üzere iki uca gönderilirdi. Seçilen oyuncuların pozisyonunu da kaptanlar tayin ediyordu. Günün vakitlerinin güneşle tayin edildiği, çocukların saat kullanmadığı zamanlardan bahsediyoruz. Oyunun ne zaman biteceği dakikaya değil, şartların gerçekleşmesine bağlıydı. Sokak futbolunun “6’da haftayım, 12’de biter!” ve “3 korner 1 penaltı” gibi kuralları vardı. Ofsayt uygulanmıyordu. Yavaş yavaş bez toptan lastik topa geçilmeye başlandığından topun sahibi, istediği takıma girer, istediği yerde oynardı. Dedik ya, kale direği yok! Bu da demektir ki hemen her gol pozisyonu hararetli tartışmalara sebep olacak. Nitekim öyle de oluyor, topun yüksekten gelip gelmediği, olmayan direğin sağından mı, solundan mı geçtiği meseleleri epey karışıklık yaratıyordu. İşini şansa bırakmayan usta oyuncular, kaleciyi çalımlara geçip golü kalenin ortasına atarak tartışmasız mutluluklar da yaşatıyordu elbette. Pek olmazdı ya, hakem olsa bile yenen gole itiraz vacipti. Ve bu itirazlar çoğunlukla kavgaya dönüyor, hakemler sık sık dayak yediğinden, kimse hakem olmak istemiyordu. Haftasonlarının en keyifli aktivitesi, ailece, yürüme mesafesindeki çayırlara pikniğe gitmekti. Gerçi o yıllarda pikniğe değil de ‘kıra gitmek’ denirdi. Çocuklar babalarının yaptığı ve yemekten sonra havalandırıp kendilerine devrettiği uçurtmaların ipini ele alır, coşkuyla uçurtma uçururdu. Evlerin çoğunda çocuk vardı. Akşam yemeğinden sonra biraz ders çalışıp kalan zamanı evde oynanabilecek oyunlarla geçiren çocuklar babalarından çekinir, pek gürültü ve yaramazlık yapamazlardı. Evin küçüklerini oyalamak nine ve dedelerin işiydi. Nineler sure ezberletir, masal anlatır, dedeler askerlik anılarını yâd etmeyi masal anlatmaya tercih ederdi.

Bugün artık neredeyse köylere mahsus hale gelen sokak düğünü geleneği İstanbul’un orta yerinde bile devam ediyordu. Komşuların da davet edildiği düğün, nişan, sünnet gibi merasimlerin yemek, pasta, limonata gibi ikramlık hazırlığı komşuların el birliğiyle evde yapılır, sokaktaki eğlence tamamlandıktan sonra yatıya kalacak misafirler komşular arasında paylaşılırdı. Merasim sonrası temizlik de yine yardımlaşarak tamamlanırdı. Doğumlar gibi vefatlar da eksik olmuyordu tabii. Mutluluğa ortak olan komşular, acı günde de desteğini esirgemiyor, cenaze sahibinin en büyük yardımcısı oluyordu. Anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere “Ev alma komşu al” sözü bir vecize değil, doğruluğu her gün tekrarlanan “hakkal yakîn” bir hakikatti. Evin hanımı yemek yapmaya koyulduğunda bir anda limon ya da maydanoz olmadığını farketse komşuya koşar, acil işler için evden çıkarken çocuklarını ona bırakır, sıkıldığında dertleşir, bir müşkülle karşılaştığında istişare ederdi. Kapılar, pencereler açık, sesler gibi kokular da kapı kapı dolaşıyor. Pişerken kokusu yayılan yemekten bir tabak hazırlanır, komşunun kapısı çalınırdı. Giden tabak da mutlaka dolu dönerdi. Bu yakınlıkta herkes birbirinin derdini, tasasını bilirdi elbette. Komşunun sıkıntısını incitmeden gidermek maharet işiydi. İnsanlar bunu başarmak için adeta kırk takla atardı.

Yeni evli ya da bekar gençlerin haftasonu eğlencesi sinemaya gitmekti. Bir zamanlar Direklerarası’nın meşhur tiyatrolarına ev sahipliği yapan Şehzadebaşı artık sinemalarla doluydu. Bilet alıp bir filme giren istediği kadar kalıyor, yapacak başka işi olmayanlar peş peşe iki hatta üç film izleyebiliyordu. Bir de ayrıca bahsetmemiz gereken yazlık sinemalar vardı tabii. Yaz aylarında çığırtkanlar mahalle aralarında dolaşır, huniye benzer boruların yardımıyla akşam yazlık sinemada gösterilecek filmin duyurusunu yapardı. Yabancı bir film gösterilecekse oyuncuların isimleri yazıldığı gibi okunur, sinemada önemli zevata masalı yerler ayırılırdı. Akşam yemeğinden sonra sinemaya akın eden meraklılar, yanlarına mutlaka kabak çekirdeği ya da ayçiçeği çekirdeği alır, çitledikçe kabukları yere atardı. Sigara içmek serbestti. Anadolu’daki yazlık sinemalarda erkekler ve kadınlar ayrı otururken İstanbul’da böyle bir uygulama yoktu. Büyükler film izlerken çocuklar yan taraflardaki açıklıkta koşuşturur, kendini filmin akışına kaptıran seyirciler coşkuya kapıldığında alkışı basar, kötü adamları yuhalardı. Acıklı bir film izlenmişse, ki en fazla onlar iş yapardı, sinemadan çıkanlar arasında gözleri şişmiş insanlara rastlamak mümkündü.

Türk filmleri sessiz çekiliyor, sonra dublajla seslendiriliyordu. Dönemin sevilen sanatçıları Belgin Doruk’u Adalet Cimcoz, Cüneyt Arkın’ı Abdurrahman Palay, Türkan Şoray’ı Belkıs Özener, Fatma Girik’i Jeyan Mahfi konuşuyordu. Kötü adam Erol Taş’ın korkutan kahkahası da aslında Sadettin Erbil’e aitti. Seyirci, oyuncuların canlandırdığı rolleri öyle benimsiyordu ki başta Erol Taş olmak üzere Yeşilçam’ın kötü adamları sık sık sokak ortasında hakarete uğruyor, hatta dayak yiyordu.

6.45 matinesinden saat 9 civarında çıkan akşamcılar soluğu Çiçek Pasajı’nda alır, geç saatlere kadar bira veya şarap eşliğinde sohbet ederdi. İstanbul tarafının akşamcılarıysa bugün olduğu gibi Kumkapı meyhanelerinde rakı içmeyi tercih ederdi.

Suriçi’nin en prestijli sinemaları Çemberlitaş ve Marmara sinemalarıydı. Bunlarda, Avrupa ve Amerika yapımı filmler Türkçe dublajla oynatılırken Beyoğlu sinemaları aynı filmleri orijinal dilinde ve alt yazılı gösterirdi. Halk, daha çok sinemayı tercih ederken az sayıda meraklı Beyoğlu bölgesinde, Darülbedayi’den dönüştürülen Şehir Tiyatroları’nda tiyatro izliyordu. Pazar günleri Halk Evleri’nde amatör tiyatrolar da oluyordu. Türkiye’nin ilk özel tiyatrolarından olan Ses Opereti 1940’ların, Muammer Karaca ve Tevhit Bilge Tiyatroları’ysa 50’lerin ortalarında kurulmuştu. Ayrıca birçok usta oyuncunun oynadığı küçük tiyatrolar da vardı. Tiyatrolar, yazları kumpanya adını verdikleri turnelere çıkar, Anadolu’yu dolaşırlardı. Halk evlerinde çocuk tiyatroları ve filmleri de gösteriliyordu. Beyoğlu’ndaki birkaç tiyatro da Pazar sabahları çocuk matinesinde Disney filmleri oynatıyordu. İstanbullu çocukların çoğu Disney’in fantastik çizgi filmleriyle ve “miki fare”, “pamuk prenses” gibi efsane kahramanlarla oralarda tanışmıştı. Şehir halkının artık tamamen unutulan eğlenceleri de vardı. Yaz aylarında, Sultanahmet Meydanı, Kadırga Cinci Meydanı gibi açık alanlarda çadırlı cambaz gösterileri oluyor, aralarında Dümbüllü İsmail’in de bulunduğu dönemin meşhur orta oyuncuları buralarda sahne alıyordu.

Dini bayramlar çok önemliydi. Hazırlıklar haftalar öncesinden başlıyor, ev halkı, gücüne göre bayramlık kıyafet diktirme telaşına düşüyordu. İkram için börekler, baklavalar, tatlılar yapılıyor, bisküvi, şekerleme, helva alınıyor, gençlere verilmek üzere çorap, mendil hazırlanıyordu. Ziyaretlere de ele boş gidilmiyor günlerce önceden şekerci dükkanlarında kuyruğa girerek paketler temin ediliyordu. Genellikle şeker, eğer yaşlılar görülecekse, dişleri olmadığı için lokum yaptırılıyordu. Bayramı en büyük coşkuyla yaşayan çocuklardı tabii. Vakit daraldıkça rüyalarında bayram etmeye başlayan çocuklar, bayram sabahına uyanmayı sabırsızlıkla bekliyordu. Hazırlık ve masraf telaşına düşen büyüklerin heyecandan ziyade endişe duyması normaldi elbette.

Bayram sabahı erkenden kalkılır, erkekler ve erkek çocuklar namaza giderken hanımlar kahvaltı telaşına düşerdi. Ailece bayram kahvaltısı yapılıp ev halkıyla bayramlaştıktan sonra çoğu evde büyükler olduğu için misafir ziyaretleri de başlardı. Herkesin birbirine mutlaka “Nasılsınız? İyi misiniz?” sorusunu sorması ve tekrar tekrar sorulan her soruya “İyiyim, siz nasılsınız” cevabının verilmesi nezaket gereğiydi. Ziyarete gelen gençlere mendil veya çorap, çocuklara, dönemine göre 25’er kuruş ya da o ayarda para ve şeker verilirdi. Bu ziyaretler “Bayram ziyareti kısa olur.” kabulü gereği kısa tutulur, sırasıyla diğer komşu ve akrabaları geçilirdi. “Nasılsınız? İyi misiniz” faslı sonraki evde yeniden başlar ve bayram boyunca, üç dört gün böyle sürer giderdi.

Çocuklar, aile ziyaretine katılmış olsalar bile arkadaşlarıyla toplanıp komşuları teker teker ziyaret eder, bahşiş toplarlardı. Her çocuğun maksadı, belli bir miktar bahşiş topladıktan sonra bayram yerine koşmaktı. Bayram yerleri, mini lunaparklar gibiydi. Salıncak, dönme dolap, telden kayma, hedefe atış yapma gibi para karşılığı oyun oynanan bu alanlarda bazen ip cambazı bile olurdu. Bütün parasını oracıkta bitiren çocuklar, bayramın en mutlu fertleri oluyordu elbette.

Kurban Bayramı telaşının Ramazan Bayramı’nın birkaç katı olduğunu söyleyip bayram konusunu burada kapatırken Milli bayramlardaki resmi geçitlerin de halkın ilgisini çektiğini belirtmeliyiz. 1950’li, 60’lı, hatta 70’li yıllarda insanların çoğu fakirdi. Televizyon henüz Türkiye’ye gelmemişti. Bilgisayar ve cep telefonu icat bile edilmemişti. Radyo vardı ama. Mütevazı ama temiz ve tertipli evlerde, belki sıkıntı içinde ama dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak bugünkünden çok daha mutlu yaşıyorlardı.

İstanbul Evleri ve Teferruatı

Apartmanlaşma furyası başlamadan önce İstanbul evleri iki, üç katlı, küçük birer bahçesi olan, kısmen bitişik, çoğunluğu ahşap üzeri sıvayla kaplanarak “bağdadi” tekniği ile yapılmış evlerdi. 2020’lerde bağdadi ev örneği görmek isterseniz yolunuzu Büyükada’ya düşürmeniz, iskelenin sol tarafında içeri doğru 5-10 dakika yürümeniz kâfi. İnceliğine vâkıf olmayanlar dışardan bakınca bu evlerin ahşap olduğunu anlamaz, kâgir sanabilir.

On dokuzuncu yüzyıl ortalarında bahçeli ve ayrık nizam usulü inşa edilen bu evlerin Anadolu’dakilerden farkı, tuvaletlerinin içerde olmasıydı. Evlerin çoğunda su yoktu. Su, yakındaki çeşmelerden kovayla taşınıyordu. Sair plastik ev eşyaları gibi plastik bidonlar da yoktu. Mutfakta, banyoda, tuvalette ihtiyaç halinde kullanmak üzere ibriklerle su bulunurdu. İbrik dönemine yetişememiş genç okurlar neden bahsettiğimizi anlamamış olabilir. Gelin onlar için bir ibrik parantezi açalım.

Temizliğe dikkat eden Osmanlı teba’ası, el- yüz yıkamak ve abdest almak için leğen ibrik takımını geliştirmişti. İbriğin altında sabun koymak için bir yuva olur, dökülen su, leğenin ortasındaki delikli levhadan geçerek alttaki haznede toplanırdı. Bu düzeneği tek kişinin kullanması mümkün olsa da biraz meşakkatli olduğundan mümkünse bir kişi su döker, diğeri el yüz yıkayıp abdest alırdı. Söz konusu olan misafirse itirazlara kulak asılmaz, mutlaka ibrik ve havlu tutulurdu. Hatta bazı zengin evlerinde “ibrikçi” denen bir eleman istihdam edildiğine bile rastlanırdı.

Osmanlı leğen-ibrik takımı
Avrupa ve Amerika’da 100 yıl önce kullanılan sürahi-leğen takımı
Galvaniz abdesthane ibriği

Avrupa ve Amerika’da da evlere su gelmeden önce Osmanlı’dakine benzer emaye sürahi-leğen takımı kullanıldığı biliniyor. Ailenin ekonomik durumuna göre takımın malzemesi değişiyor, bazı evlerde porselen ibrik ve leğen kullanılıyordu. Avrupa’da, bizden farklı olarak sürahideki su leğene dökülüyor, leğenin üzerine eğilerek el ve yüz yıkanıyordu. Kültürlerin değişmesi kolay olmuyor. Yüzyıllar boyunca bu sistemi uygulayan Batı halkları, evlere su geldikten sonra bile lavabonun deliğini kapatıyor, içine doldurduğu suyu leğen sistemiyle kullanıyordu. O yıllarda Batılı ülkelerde soğuk ve sıcak su muslukları, eğilince kafa çarpmasın diye lavabonun iki yanına yerleştiriliyordu.

Biz yine Osmanlı’ya dönelim; yukarıda da belirttiğimiz gibi Anadolu’da tuvaletler evin dışındaydı. Musluk suyu olmadığı için ev halkı genellikle galvaniz sacdan lehimlenerek yapılmış ibrikleri yanında götürüyordu. İstanbul’da kâgir ev sayısının artması 1918’deki büyük yangından sonradır. O vakitten önce zengin evleri ve resmi daireler kâgir yapılırdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan yani 1945’lerden itibaren İstanbul’da inşa edilen yeni evler, üç kata kadar yüksekti ve eski tip kesme taş veya tuğla ve harç kullanılarak kâgir usulü yapılmaya başlanmıştı. Önceleri ahşap döşemeler tercih edilirken artık duvarların üzerine kiriş ve döşeme kalıbı yapılıyor, demir döşendikten sonra beton dökülüyordu. Bu yeni evlerde su tesisatı vardı. Evin içine kadar uzatılan su borularında yerine göre kurşun veya künk tercih ediliyordu. Şehrin nüfusu artıyor, eskiden bahçeli, müstakil evlerin olduğu arsalara artık daha sık projelendirilmiş apartmanlar inşa ediliyordu. Ev mimarisini belirleyen unsurlardan biri de alan darlığıydı. Boyut itibarıyla hayli küçük olan mutfaklar ve aydınlık denen ama aslında karanlık olan depo alanları genellikle apartman boşluğuna bakıyordu. Zengin evlerin mutfak tezgâhı mermerdenken fakirler mozaik kullanıyordu. Bu yıllarda artık orta halli ve zengin mutfaklarında havagazı ve havagazı ocakları da vardı. “Hava gazı da nedir?” dediğinizi duyar gibi oluyoruz, anlatalım efendim. Gazhane denilen tesislerde, havasız ortamlarda ısıtılan taşkömürünün içindeki uçucu gazlar açığa çıkarılırdı. Bu işlem; hidrojen, karbon monoksit ve metan gazlarının çoğunlukta olduğu bir gaz karışımı elde edilmesini sağlıyordu. Ve bu gaz çok zehirliydi. Devasa tanklarda toplanan bu gaz, bir ağ üzerinden şehre dağıtılıyordu. İstanbul’daki ilk gazhane, 1856’da Dolmabahçe’de kurulmuştu. Üretilen gaz, önceleri Saray’ın ve şehrin önemli caddelerinin aydınlatılmasında kullanılıyordu. Elektrik yaygınlaştıktan sonra İstanbul’daki gazhane sayısı dörde çıktı ve şehirdeki evlerin mutfaklarında da gaz kullanılmaya başlandı. Gazhaneler önceleri yabancı özel şirketler tarafından işletilirken 1945’te hepsi İETT’ye devredildi. 1993’te, tüp gazlar yaygınlaştıktan sonra İstanbul’da havagazı üretimi durduruldu. Gazhanenin yan ürünü olan gazı çıkarılmış taşkömürüne kok kömürü deniyordu ve evlerde, soba yakmak için kullanılan makbul bir kömür türüydü.

1960’lara kadar Dolmabahçe’de hizmete devam eden Dolmabahçe Gazhanesi, o tarihlerden sonra Şişli’ye taşındı. İnönü Stadyumu’nda öteden beri maç anlatmaya alışık spikerler, gazhane taşındıktan sonra bile bir süre kaleleri “gazhane tarafı” ve “deniz tarafı” diye tarif etmeyi sürdürmüştü. Türkiye’nin neresine gitseniz tuvalet denince akla alaturka modeli gelirdi. Islanma riskinden kurtulmak için tuvalete girerken erkekler paçalarını kıvırır, hanımlar eteklerini toplayarak çorapsız girerdi. Tuvaletlerde, sadece orada kullanılan, özel yapılmış tahta takunyalar bulunurdu. Ve ihtiyaç giderirken takunyaları kirletmemeye özen gösterilirdi. Sonra ibrikteki suyla taharet alınır ve tuvalet kağıdı kullanmak ayıp kabul edildiğinden taharet bezi kullanılırdı. Bazı evlerin banyosunda alafranga tuvalet bulunsa da çoğunluk bunların neye yaradığını bilmezdi. Tuvalet adabının önemli unsurlarından biri de ibriğin, sonra gelecek kişi için dolu bırakılmasıydı. Beyoğlu’ndaki bazı evlerde yaşayan “Evropa” görmüş kişiler alafranga tuvalet kullanır, ilaveten koydurdukları bide ile taharetlendikten sonra Tokatlayan Pasajı’ndan aldıkları ithal tuvalet kâğıdını kullanırlardı. Dilimize Batı dillerinden geçen tuvalet kelimesinin Türkçe karşılığı “hela” ya da “abdesthane”dir. Kibarcası da “ayakyolu”dur. Daha kibarlar “yüz numara” derdi. “Yüz numara” ifadesi, 18’inci yüzyıl sonlarında eğitim için Fransa’ya gidip orada kendi kültüründen uzaklaşan aydın bozuntuları tarafından icat edilmişti. Bunların çoğu, babalarının parasını yiyerek müptezel hayatlar yaşamış; Paris’in öğrencilerin yoğun olduğu, “kartiye laten” dedikleri Quartier Latin bölgesindeki ucuz otellerde bohem hayatlar sürmüşlerdi. O zamanki otellerde, odalarda tuvalet bulunmaz, misafirler kat koridorlarında bulunan tuvaletleri müşterek kullanırdı. İşte bu tuvaletlerin kapılarında, odalarla karışmaması için “00” yazardı. Fransızlar bu uygulamaya “numarasız” manasında “sans numéro” der “san nümero” diye okurdu. Fransızca’da 100 sayısı da “cent” yazılıp “san” okunur. İşte “aydın bozuntusu” tabir ettiğimiz zümrenin “sans numéro”yu “cent numéro” zannetmesi “yüz numara” tabirini Türkçe’ye kazandırmıştı! Öğrendikleri Fransızca ancak bu kadar anlamalarına imkan tanıyordu.

Bu aydınların(!) bir kısmı, geriye diploma alamadan dönmüştü. Daha uyanık olanlarınaysa aldıkları düşük notlar karşılığında üzerinde bilmeyenin okuyamayacağı süslü bir yazı ile “BON POUR L’ORIENT” “Orta Doğu’da geçerlidir” yazan belgeler verilmişti. Avrupa’da geçerliliği olmayan bu belge, Orta Doğu ülkelerinden gelen öğrencilerinin parasını almak için icat edilmişti. BON POUR L’ORIENT uygulaması 1960’ta kalktı. Fransa’da okudukları sanılan bu zümre, o tarihlere kadar Türkiye üniversitelerinde ve devlet kademelerinde önemli makamları işgal etmeye devam etti. Tuvalet sistemlerindeki alaturka, alafranga farkı yakın tarihlere kadar yurt dışından gelen misafirler için büyük sıkıntılara sebep oluyordu. 1987 yılında Kar Gıda’yla ortaklık görüşmesi yapmak için gelen Amerikan Frito-Lay firması temsilcileriyle yine böyle bir karışıklık yaşanmıştı. Selçuk Bey’in tebessümle hatırladığı hadise şöyle cereyan etmişti: Selçuk Berksan, tuvalet soran misafirlerden biri yönlendirmiş, az sonra gelen adam şaşkınlıkla içeride tuvalet olmadığını söylemişti. Selçuk Bey’in şaşkınlığı daha büyüktü. İçeri bakıp adamın, alaturka tuvaletin ne işe yaradığını anlamadığını farkedince çareyi misafirini yakındaki Divan Otel’e götürmekte bulmuştu. Bu tecrübe, ilk fırsatta binaya bir alafranga tuvalet yapılmasıyla neticelenmişti. Alaturka tuvalet de muhafaza ediliyordu çünkü o yıllarda bile Türkler alafranga tuvalet kullanmıyordu.

O yıllarda Batılılarla temas halinde olan hemen herkesin benzer hatıraları vardı. Onlardan biri de Eti firmasının sahibi Firuz Kanatlı’ydı. Selçuk ve Faruk Berksan kardeşler Eskişehir’e, Firuz Bey’i ziyarete gittiklerinde Porsuk nehri kenarında yedikleri yemekte Firuz Bey’den böyle bir anekdot dinlemişti. Firuz Kanatlı, Amerikalı misafiriyle restoranda yemek yerken Amerikalı tuvalete gider. Aradan uzunca bir zaman geçmiş ama adam dönmemiştir. Derken garsonlar telaş içinde gelip vaziyeti haber verir; “Abi senin Amerikalı tuvalette bayılmış!” Bilmediği bir tuvalet sistemiyle karşılaşınca ne yapacağını bilemeyen adamcağız sonunda bayılıp kuburun kenarına yığılmıştır. “Çok mahcup oldum ama şartlar böyle idi.” diyen Firuz Bey, yıllar geçmiş olmasına rağmen duyduğu üzüntüyü hatırlamaktadır.

Uzun yıllar boyu Anadolu’ya giden yollarda tuvalet imkanları çok kısıtlıydı, hatta böyle bir imkan yoktu demek daha doğru olacak belki. Benzincilerde ve yol kenarlarındaki mola yerlerinde bulunan tuvaletler kullanılamayacak derecede kirli olur, kokudan girilemezdi. Erkekler duvar diplerinde, ağaç arkalarında ihtiyacını giderirken kadınlar çok büyük sıkıntı çekerdi. O tarihlerde tanımadığınız bir evin kapısını çalıp kadınların ve çocukların tuvaleti kullanmalarını rica etmek hiç tuhaf bir durum değildi. Bu kâbus, Turgut Özal hükümetinin Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu zamanında sona erdi. Bu kadar tuvalet muhabbeti yeter. Haydi banyoya geçelim. Detaylıca anlatmaya çalıştığımız yıllarda fakir evlerinde banyo olmazdı. Genellikle yerleri mozaik kaplı, tokyo henüz icat edilmediği için takunyayla girilen büyükçe tuvalette, büyük bir leğende yıkanılırdı. Kullanılacak su soba üstünde kazanla ısıtılır, bir kova soğuk suyla beraber leğenin yanına konurdu. Anneler, çocuklarını bu suyu hamam tasında ılıtılarak yıkardı. Tuvaletin küçük olduğu bazı evlerde yatak odasında dolap içindeki büyük leğen odanın ortasına konur, sıcak ve soğuk su kapları, hamam tasi ve sabun ile orada yıkanılırdı.

Orta halli ve zengin şehirlilerin evlerindeyse içinde alafranga tuvaleti de olan bir banyo olurdu. Su, buradaki kurnada ılıtılır, hamam tasıyla dökünülürdü. Zenginlerin kurnaları mermerden, orta hallilerinki mozaiktendi. Varlıklı ailelerin suyu, banyodaki odunlu termosifonla ısınır, kurna üstündeki musluktan akardı. Kurnanın üzerinde soğuk suyun aktığı ikinci bir musluk da bulunurdu. Orta halli evlerde su, saplı bir su kazanıyla mutfaktaki havagazı ocağında ısıtılır, banyoya getirilirdi. Kurnaya dökülen sıcak su musluktan akan soğuk suyla ılıtılır ve hamam tasıyla dökünülürdü.

1945’lerden sonra yapılan kâgir evlerin banyolarında artık kurna yoktu. Yerine duş sistemi gelmişti. Bazı evlerde küvet bile vardı. Duştan akacak suyu ısıtmak için, hatalı olarak “termosifon” denen, odunlu bir banyo sobası üzerine monte edilen bakır su kazanı kullanılırdı. Sobanın sıcak gazları ve dumanı, kazanın ortasındaki borudan bacaya giderken suyu ısıtırdı. Basit bir sistemle her türlü teknik detay çözülmüştü. Yakması biraz zordu ama ne sıklıkla odun atacağınızı bilirseniz rahat ederdiniz. Az odun atarsanız söner, fazla atarsanız suyu kaynatırdı. Bu sobalar suyla birlikte banyoyu da ısıtırdı. Sonraları gaz yağı ve kerosenle çalışanları da yapıldı. İlerleyen yıllarda çıkan ve en meşhuru Arçelik marka olan elektrikli termosifonlar rahat olmakla birlikte soba kadar güçlü değillerdi. Doğru monte edilmez ve topraklanmazsa suya elektrik geçmesi tehlikesi de vardı. Hacı İslâm Efendi gibi hamam sevenlerse, modern tarzda inşa edilmiş banyolara kurna koydurmaya devam ediyordu.

Yoksulların evleri kışın mangal ya da maltızla, orta halli ve zengin evleriyse sobayla ısıtılırdı. Mangal için odun kömürü, soba için odun ya da kömür kullanılırdı. Sobada yakılacak kömürü hazırlamak için her gün bodruma inilir, iri kömürler ve kalın odunlar keserle kırılarak kovalara doldurulur ve yukarı çıkarılırdı. Sabahları soba ve mangal içinde akşamdan kalan kül ve kömür atıkları temizlenir, doldurulan yeni malzeme gazete kâğıdı ve çıra yardımıyla yakılırdı. Genellikle her evde bir soba olur, bütün odalar hole kurulan bu soba aracılığıyla ısıtılırdı. Tecrübeli ev hanımları, yatarken sobanın havalandırmasını iyice kısar, böylece sabaha kadar hafif hafif yanmasını temin ederdi. Sobaların altındaki hareketli ızgara, dıştaki bir kola bağlı çalışırdı. Bu kolu itip çekerek dibe çöken kül alttaki çekmeceye dökülür ve uçurmadan usulca taşınıp boşaltılırdı. Sabah üzerine yeni kömür atılan ateş, yeniden harlanırdı. Detaylarına girmeden odun ve kömür takviyesinin zamanlamasının önemine işaret etmekle yetinelim. Ama mangalla ilgili kaydedilmesi mühim bir detay var, yakıldıktan sonra bir süre dışarda tutulmazsa salgıladığı zehir herkes için ölümcül olabilir! Mangalın üstü ızgaralı modeline maltız denirdi ki bunlar hem ısınmak hem de yemek pişirmek için kullanılırdı.

Kışlık kömür ve odun almak da önemli iş kalemlerinden biriydi. Sonbaharda kömürcüye gidilir, gereken miktarda kömür ve odun alınırdı. Fiyat sabit olduğundan pazarlık edilmezdi. Kömürün az tozlu olan kısmı alınmaya çalışılır; odun, bugün unutulmuş olan çeki ölçüsüne göre satılırdı. Bir çeki, halk arasında 250 kilo kabul edilse de aslında 226 kiloya karşılık gelirdi. Alışveriş tamamlandıktan sonra bekleyen at arabalarından birine yüklenip eve getirilirdi. Arabacı odun ve kömürü sokağa, evin giriş kapısının önüne boşaltıp gittikten sonra bazı aileler bodruma kendileri taşırken diğerleri küfeli kömür hamalı çağırırdı. Odun ve kömür, muntazam bir şekilde istif edilirdi. Bazı evlerin bodrumundan yolun kenarına açılan bir kömür atma deliği bulunurdu. Kullanılmadığı zamanlar üzerine ızgaralı bir kapak konan bu delik işi çok kolaylaştırırdı. Hole kurulduğunu söylediğimiz soba, ahşap zemin üzerine konulacaksa altına metal veya mermer, kısa ayaklı bir taban plakası konurdu. Böylelikle hem tabanın ısınması hem de dökülen kül ve kömür tozunun yayılmasını önlenirdi.

Odaların zemin döşemesinde genellikle tahta kullanılır; koridor, mutfak, banyo gibi ıslak zeminler, ailenin ekonomik durumuna göre mozaik, çini ya da mermer olurdu. Önceleri yalnızca zengin evlerinde rastlanan karo fayans kullanımı 1950’lerden sonra artmış, banyo ve mutfak duvarlarında da kullanılmaya başlanmıştı. 1960’lı ve 1970’li yıllarda cam cilanın çıkmasıyla oda zeminlerinde cilalı parke kullanımı da yaygınlaşmıştı. Çağdaş Avrupa mimarisinin farklı tarzlarında inşa edilen Beyoğlu apartmanlarının hemen hepsinde orijinal asansörler bulunurdu. Bir kısmında, henüz yerli radyatör imalatı mümkün olmadığı için, ithal radyatörlerin kullanıldığı kalorifer bile vardı. Kalorifer sistemi, evlere merkezi sıcak su da verirdi. Bu apartmanların banyolarında genellikle küvet ve birinden sıcak, diğerinden soğuk su akan iki musluk bulunurdu. Duş kullanımı 1950’lerden sonra yaygınlaşacaktı.

İstanbul’un ilk apartman örnekleri, 1800’lerin sonlarında Beyoğlu bölgesinde yapılmıştı. Suriçi’nde, müstakil daireleri olan ilk apartman, 1922’de tamamlanan ve yangınzedeler anlamına gelen Laleli’deki Harikzadegân apartmanlarıydı. Mimar Kemalettin Bey’e ait olan bu projede, dört blokta 122 daire bulunuyordu. Bu mütevazı “site”, 1918 büyük yangınında evleri yananlar için yapılsa da tamamlandıktan sonra yangınzedelere tahsis edilmek yerine Türk Hava Kurumu’na devredilmiş, adı da zamanla “Tayyare Apartmanları”na dönmüştü. Dönemin varlıklı ailelerinin ikamet ettiği ve bu yapı, yenilenerek 1985’ten itibaren otel olarak hizmet vermeye başlamıştır. Apartmanda ikamet etmek, 1950’lerde itibar sembolü olmaya başlamış ve bu özentili tavır parodilere bile konu olmuştu. Sözleri Ekrem Reşit, bestesi Cemal Reşit Rey kardeşlere ait olan Lüküs Hayat opereti 1933 yılında sahnelense de 1950’lerde yaşanan manzarayı özetliyordu:

Şişli’de bir apartıman Kapıda iki otomobil Yoksa eğer halin yaman Biri açık biri değil Nikel-kübik mobilyalar Aşçı, uşak hizmetçiler Duvarda yağlı boyalar Dolu mutfak dolu kiler

Halk üçüncü mısraı “içersinde mobilyalar” diye söylüyor, sonra meşhur nakarata geçiyordu; “Lüüküs hayat, lüüküs hayat, bak keyfinee yaan geel dee yat...” “Apartumanlaşma” bir anda patlamış ve kontrol edilmez bir hal almıştı. Mimar, projeyi ev sahibi ya da kalfanın tarifine göre çiziyor, gerekli kurallara uydurduktan sonra statiğini yaptırıyordu. O yıllarda uygulanan yapılaşmada bir mimari üslup aramak beyhudeydi. Çoğu birbirinden rüküş, bitişik nizam apartmanlar, inanılmaz bir hızla şehri doldurmaya başlamışlardı. Bu yapılaşma furyası döneminde betonarme tekniği Türk kalfaların çabası(!) sayesinde pratikleştirilmişti. Sıkıcı olması riskini göze atarak biraz detay verelim: Reçetesine göre takriben üç kürek kum, bir kürek çimento

© Çamlıca Vakfı — Tüm Hakları Saklıdır