1942- 1943

1942 - 1944

4 Temmuz 1942

Zehra’nın doğum sancıları tutunca kocası Asım’a telefon edip, acele eve gelmesini söylemişti. Asım aceleyle eve giderken yatsı ezanının okunmaya başladığını duyunca, “Bu akşam çok meşgul olabiliriz, namazımı kaçırmayayım, şurada kılıvereyim” diye düşündüğü için eve epeyce geç kalacaktı. Oysa Zehra’nın sancıları doruktaydı. Eve varır varmaz durumun vahametini görüp hemen bir taksi bulmuş ve Zehra Hanım’ı Amerikan Hastanesi’ne yetiştirmişti. Ancak hastane görevlileri içeri kabul etmeyip gerisin geriye gönderdikleri için mecburen hastaneden ayrılan Asım’ın ardından yapayalnız kalan zavallı Zehra, yatırıldığı odada tek başına çok zor zamanlar geçirecek, fakat çektiği zahmetlerin sonunda ailenin ilk çocuğu dünyaya gelince çekilen bütün acılar hafifleyecekti. Sabah eşini ve çocuğunu görmeye hastaneye gelen Asım, yeni doğmuş mosmor bebeği görünce çok üzülmüş, ama üzülmesin diye eşine bir şey belli.
etmemişti. Görüntüsünden dolayı bebekte bir tuhaflık olduğunu sanan Asım, hastaneden çıkınca hemen annesine koşacak ve büyük bir üzüntüyle, “Maalesef gayritabii bir oğlumuz oldu anne!” diyecekti. Bu sözler üzerine gerçekten bir anormallik olduğunu sanan annesi Şakire ile ablası Sıdıka hanımlar apar topar hastaneye koşmuşlar, korku içinde anneyle bebeğin odasına girmişler. Bir de bakmışlar ki nurtopu gibi harika bir bebek! Çok sevinmişler ve elbette yaşadıkları gereksiz korkuya, hele hele Asım’ın korkmasına çok gülmüşlerdi... Yıllar sonra bile bu komik hadiseyi her fırsatta anarlar ve Asım’a hatırlatıp tatlı tatlı mahcup ederlerdi

Dedesi, bebeğe çok sevdiği “Abdurrahman”; Şakire Hanım da ikinci ad olarak “Selçuk” adlarını koydular. Selçuk, İstanbul’daki ve Manika’daki akrabalar içinde ailenin bu nesildeki ilk çocuğu idi. Bukle bukle saçları, kıvır kıvır kirpikleri, kıpkırmızı nokta dudağıyla çok güzel bir çocuktu. Onu sokakta görenler, başlarını bir kere daha çevirip, “Çocuğa bakın, ne kadar tatlı, maşallah!” demekten kendilerini alamazlardı.

Artık evde Hacı İslâm Efendi’ye “Efendibaba”, Şakire Hanım’a “Büyükanne”, Asım’a ise “Beybaba” deniyordu. Abdurrahman Selçuk, bütün ailenin ilgi odağı olmakla beraber, Efendibaba için ailedeki en önemli gaye hâline gelmişti. 3 yaşından önce ona makamla euzü besmele çekmeyi öğretmişti. Çok küçükken kucağında, sonra yürüterek, 5 vakitte camiye namaza, hatta vaaz dinlemeye götürürdü. 4 yaşında iken Kur’ân’a başlattığı Selçuk’a, Mızraklı İlmihâl’i yarı yarıya ezberletmişti.

Selçuk 2 yaşında sağ elindeki yanık izi afacanlık nişanesi. 1944
3 yaşında bir molla. Abdurrahman efendi. 1945

Hacı İslâm Efendi, torunuyla birlikte olduğu zamanlarda yaşadıklarını anlata anlata bitiremezdi. O ciddi ve otoriter Efendi Baba gitmiş, yerine sanki bambaşka biri gelmişti. Bir gün katıla katıla gülerek eve gelmişler; o hâllerini gören ev halkı, “Ne oldu” diye sormuştu. Camiden çıkıp eve geldikleri sırada, tam Çemberlitaş’tan geçerlerken, Selçuk birden ayağını tutarak yere oturmuş; dedesi ne olduğunu sorunca, “Ayağıma Çemberlitaş düştü” demiş. Torununun cevabına bayılan Hacı İslâm Efendi, eve gelene kadar çok (Sünnete uymaz diye kahkaha atmazdı) gülmüştü. Dede-torun birlikte çok eğleniyorlardı. Selçuk, herkes için olduğu gibi dedesi için de bir hayat kaynağı idi. Hacı İslâm Efendi, kendi çocuklarını büyütürken yaşayamadığı güzellikleri, torunu Selçuk’la tadıyordu.

Selçuk ta az afacan değildi. Eline geçeni sokağa atardı. Bir sefer makası atmış, neyseki aşağıdaki işlek cadde o anda boşmuş.  Atığı tespihlerin bir tanesi senelerce yoldaki ağaçta asılı katmış. Bir gün Sabri onun yerdeki bir tahta aralığına bir şey attığını gördü. Uğraşarak tahtayı söktüler. Altındaki boşluk evde kaybolan çatal bıçaklarla dolu idi.

Selçuk, küçüklüğünden beri evde bir radyo olduğunu hatırlıyordu. Bu ağır radyo yüksek bir raftaydı. Sadece Hacı İslâm Efendi tarafından kullanılırdı. O da sadece haberleri dinlerdi. O evde yok iken hanımlar kısık sesle şarkılar dinler, o gelmeden çok önce soğusun diye ve dalga ayarını Hacı İslâm Efendi’nin bıraktığı yere getirerek kapatırlardı. O zamanki radyolar lambalı idi ve ısınınca çalışırlardı. Kapatınca da soğuması belli bir zaman alırdı. Hacı İslâm Efendi o zaman kısmen muhalif olan Cumhuriyet gazetesini okur, muhafazakâr saydığı Burhan Felek’in baş makalelerini hiç kaçırmazdı.

Sabri, Nuruosmaniye’deki kalabalık nüfuslu evin büyük odalarından birine kapanır, kışın soğuk akşamlarında paltosunu omuzuna çeker, ders çalışırdı. Oturdukları apartmanın, mutfak olarak düzenledikleri çatı katından bakıldığı zaman, İstanbul Kız Lisesi’nin arka sokağı görünürdü. Ev halkı mutfakta toplanır, mağazada satılmak üzere badem ezmesi yaparlardı. Kolla çevrilen dişli iki rulo ile badem öğütülür, biraz şekerle karıştırılır, sonra mermer tezgâhta işlenerek badem ezmesi yapılırdı. Ayrıca asorti kutuları için ondüle kâğıt da bu mutfakta hazırlanırdı. Yine, Bahçekapı’daki mağaza çok küçük olduğundan, şeker kutulama işi ve asorti denilen, birkaç çeşit bisküviyi ondüle kâğıtlara sarıp, kutulama işi de aynı mekânda yapılırdı. Özellikle bayramlarda birkaç ay öncesinden itibaren işler yoğunlaşır ve hazırlıklar başlardı. Bayram şekerleri karton kutulara dizilir, jelatin kâğıdına sarılarak paketlenirdi. Evin hanımları da elbirliği ile çalışırlardı. Sabahlara kadar badem ezmesi yapılır ve ertesi güne hazırlanırdı.

Merkezi bir yerde olan Bahçekapı tramvay durağı çok hareketliydi ve durağın hemen yakınındaki mağaza çok iyi iş yapıyordu. Tramvay o zaman ana toplu taşıma aracı idi ve Bahçekapı ana istasyon idi. Edirnekapı, Topkapı ve Yedikule’ye üç hat vardı. Kafasında daima işleri büyütmek olan Asım, bir ara Bahçekapı’daki mağazayı satılığa çıkardı. Civardaki ambarcılardan biri, hanımıyla birlikte geldi ve mağazaya talip oldu. Pazarlığı bitirip mağazayı almaya karar veren ve kaparoyu da bırakan adam, kısa bir süre sonra mağazayı almaktan vazgeçti. Kaparo verildikten sonra usulen geri alınmazdı ama Asım, “haram olur” düşüncesiyle, aldığı kaparoyu geri götürmeye karar verdi. Konuyu gidip bir de babasına danışıp olumlu görüş aldıktan sonra, kaparoyu götürüp adama teslim etti.

1942 Aralık

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na askeri anlamda katılmamış olmasına karşın, bu topyekûn savaşın etkilerinin derinden yaşamıştı. Ülkede sıkı tasarruf tedbirleri alınıyordu. Şeker tüketimi yasaklandığı için, ağız yalnızca kuruyemişle tatlandırılır olmuştu. Misafir geldiğinde çay ikram edilir, yanında şeker yerine kuru üzüm verilirdi. Çay vardı ama ithal olduğundan kahveden pahalı idi. Şeker ticareti ortadan kalkmıştı. Asım, derhal yeni duruma ayak uydurdu ve şekerleme işini kuruyemişe çevirmekte gecikmedi. Paketlerle kuru incir, kuru üzüm gibi gıdaları satmaya başlamışlardı. 1942 yılının Aralık ayında, Ticaret Sicil kaydında, “Asım Berksan Toptan ve Perakende Kuruyemiş Sair Emtia Üzerine Dâhili Ticaret ve Taahhüt” olarak isim düzeltmesi yapıldı. İki yıl öncesinde, yani 1940’da getirilen “Milli Korunma Kanunu” ile çok ağır cezalar içeren ticaret kuralları daha da ağırlaşmış oluyordu. Ekmeğin vesika ile verilmeye başladığı dönemlere girilmişti. Alınan temel ihtiyaç maddeleri için nüfus kâğıdına damga vurulurdu. Selçuk’un “ekmek damgalı” nüfus cüzdanı hâlâ durmaktadır.

O günlerde ilginç bir olay yaşamışlardı: Bir gün Efendibaba (Hacı İslâm Efendi) dükkânda iken gelen polis, basit bir etiket hatası yüzünden Beybaba’yı (Asım) götürecekti. O an için herhangi bir müdahaleyi düşünmeyen Efendibaba, karşıdaki camiye koştu.

Beybabayı arka sokaktaki adliye binasına götürüp içerisi lebâleb dolu nezarethaneye kapatmışlardı. İçeridekilerden biri, “3 haftadır buradayım, niye geldiğimi bilmiyorum” deyince karamsarlığa kapılan Asım’da, bir diğerinin gelip, “Abi, 25 lira verirsen seni çıkarırım” sözleri üzerine bir ümit ışığı uyanmıştı. O gün yaptığı tahsilâtın tamamının 25 lira kadar tuttuğunu hatırlamış, dolandırılma riski olsa da hiç tereddüt etmeden adamla anlaşma yolunu seçerek şansını denemişti. Hakikaten de vaat boş çıkmamış ve hemen salıverilmişti. Tuhaf mahkûmiyet o kadar kısa sürmüştü ki, dükkâna vardığında, polisler götürdüğü sırada camiye geçen Efendibaba, okuyarak camiden geliyordu.

29 Ocak 1943

Adliye Sicili Ticaret Dairesi ile İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası’nda 28980 sicil numarası ile ve “Asım Berksan Toptan ve Perkande Kuruyemiş Ve Sair Emtia Üzerine Dâhili Ticaret ve Taahhüt” adıyla kayıtlı firmanın “taahhüt” işlerinin terki, tashihen ilân edildi. Asım, Kenan Tuncer’le ortaklığını bitirmek üzereydi. Çünkü iş konusunda çok farklı görüşleri vardı. Son derece girişimci olan Asım, işlerini büyütmenin yollarını ararken, Kenan Tuncer ise çok tutuk ve çekinik davranıyor, “Aman Asım zarar ederiz, yapmayalım, etmeyelim, gitmeyelim” diyerek atacağı adımlara engel oluyordu.

7 Haziran 1943

Asım, Bahçekapı’daki dükkânını ortağı Kenan Tuncer’e devretti. Bu sebeple İstanbul, Bahçekapı, Yalıköşkü Cad. No: 10 adresindeki “Asım Berksan Toptan Perakende Kuruyemiş Ve Sair Emtia üzerine Dâhili Ticaret ve Taahhüt” adını taşıyan şirketinden “terk-i ticaret” ettiği tescil ve ilân edildi. Ancak bu ayrılık kavgalı gürültülü değil, dostane bir şekilde olmuştu. Ortaklıktan ayrıldıktan sonra da Kenan Tuncer ile dostlukları devam edecekti.

1943 Asım Sirkeci’de mağaza açıyor

Önce çevreyi tanımak ve özelliklerini anlamak için Reşat Ekrem Koçu’nun meşhur “Istanbul Ansiklopedisi” nin ANKARA CADDESİ maddesinden bir alıntı yaptık ve bu bölümün tek şahidi olan Selçuk’un konu hakkındaki mütalaalarını inceliyerek Asım 4 Ülker’in Doğuşu bölümünün Ek-2’de Sirkeci’yi anlatan bölümüne ekledik.

Asım, ortaklığını bitirdikten hemen sonra, Sirkeci, Babıâli Caddesi’nde, meşhur Musul Palas Oteli’nin altındaki 173, 175 ve 177 numaralı bitişik 3 dükkânı kiraladı. 177 no’lu boş dükkâna taşındı. Bitişik diğer iki dükkânda eski bir berber dükkânı vardı. Mal sahibi, kiracının hemen çıkacağına dair söz vermesine rağmen, kabadayıca davranan kiracı, “Asarım, keserim, çıkmam!” gibi tehditler savuruyordu. Polise başvurmaktan başka çaresi kalmayan ve kanunen haklı olmasına rağmen yaptığı şikâyetten de sonuç alamayan Asım, tehditleri ve dolayısıyla ölümü göze alarak, bir bayram öncesinde bir marangoz ile anlaştı ve içerideki bölmeleri kaldırdı. Kiracının eşyalarını depoya koydu. Önceden hazırladığı tezgâhları boşalttığı mekâna yerleştirdi. Bayram ertesi gelip dükkânını yerinde bulamayan kabadayı kiracı, yaşadığı şokla yine bir sürü tehdit savurdu, ancak hiçbir şey yapamadı. Ufak tefek gözükmesine rağmen gözü pek ve cesur olan Asım, yerine göre risk almayı bildiği ve haklı olduğuna inandığı için bu problemi de kuru tehditlere pabuç bırakmayıp cesaretle halletmişti.

Yan yana üç dükkândan oluşan yeni mağazanın bulunduğu bina, arka tarafından Sirkeci Büyük Postane’yle; alt tarafından işkembecinin köşesindeki caddeyle; ön cephesinden de Babıâli Caddesi ile çevriliydi. Üç tarafı da bina olduğu için, ortada kalan boşluk kısmın üzeri camla kapatılmıştı ve geçmişte saz salonu olarak kullanılıyordu.

Vitrinde, Besler’in alamet-i farikası (amblemi) olan büyük bir fil maketi dikkat çekerdi. Elektrikle çalışan bir tertibatı vardı ve fişe takılınca filin hortumu iner kalkardı. O zaman İstanbul’un, hatta Türkiye’nin en önemli ticaret merkezi olan Sirkeci’de, ana caddedeki bu dükkân çok iyi iş yapıyordu.

Asım, anlaştığı birkaç pastaneden kuru pasta alıyordu. Besler’den bisküvi ve şekerleme, bir lokumcudan da lokum tedarik ediyordu. Sabri, öğle vaktine kadar derslerine devam eder, öğleden sonra mağazaya uğrar ve hesaplarla ilgilenirdi. Bir müddet sonra Asım, mağazanın arkasında bulunan mekânı da kiraladı. O zamanlar paketli ürünler çok azdı. Yalnız çikolatalar paketliydi ve fabrikalarda bile paketler elle yapılırdı. Artık badem ezmesi, badem ezmesi hazırlıkları ve paketleme işleri de ev yerine yeni kiralanan mekânda yapılmaya başladı. Mekân, ilerde şekerleme imalâthanesi hâline dönüşecekti. Yan sokaktaki müstakil girişi, hem malların içeri alınması, hem de işçilerin giriş çıkışı için kullanıyorlardı.

Asım, bayramlar dâhil haftanın 7 günü sabah namazı vaktinde mağazaya gider, gece saat 23:00 civarında eve ancak dönerdi. Mağazasını herkesten önce açar, herkesten sonra kapatırdı. Ankara Caddesi’nde (Babıali Caddesi) iki kapı vardı. Sol kapıdan yazıhaneye, sağ kapıdan dükkâna girilirdi. Caddeye bakan cephenin sol tarafındaki kapıdan girilen büyük büroda, Asım’ın yazıhane masası ile gelen müşteriler ve ziyaretçiler için kanepeler bulunurdu. Birçok müşteri veya akraba başka yerlerden aldıkları paketleri emaneten bırakır sonra alırlardı.

Mağazanın ortasında geniş bir açıklık, solda yükselen üç sıra halinde, 30-40 çeşit kâğıtlı şeker olan dikine cam bölmeli tezgâh vardı. Mağazanın dekorasyonunda en önemli bölümü, bu şekerleme bölümü oluştururdu. Ucuz olduğundan en çok da şekerleme satılırdı. Çünkü o zamanlar misafirlere hep “kâğıtlı şeker” ikram edilirdi. Çikolata ikramı pek yaygın değildi. Çift bükümlü bu şekerlerin içinde muhakkak bir mâni bulunurdu. Buna “niyet” denirdi ve çok önemliydi. Şeker açılır, ağıza atılır, içindeki niyet merakla okunurdu. Niyetlerde bir mâni, bir de temenni bulunurdu. Limonlu, portakallı, kahveli, çeşit çeşit, rengârenk ve farklı biçimdeki şekerler mağazada en büyük yeri kaplardı.

Sol tarafta bakkallara verilen bisküvi kutu standı görülüyor. En küçük bakkalda bu stanttan 1 adet, daha büyük bakkallarda 3-4 adet bulunurdu. Bisküvi kutusunun kapağı etiketi kesilerek açıldıktan sonra üzerine gene bisküvi üreticisinin sattığı menteşeli ve camlı bir kapak takılırdı. Bakkal bu kapağı açarak müşterinin istediği bisküvileri bir kese kağıdına koyarak verir ve kapağı kapatırdı. Bu şekilde kutudaki bisküvilerin hem kirlenmesi hem de bayatlaması önlenirdi. Sirkecideki mağazada bu stantın ahşaptan yapılmış yan yana 6 sıralı olanı var idi. Not: O yıllara ait bir fotoğraf bulamadığımızdan, sonraki yıllara aiti bu fotoğrafı tekrar koymak zorunda kaldık.

Şekerleme bölümünün devamında yine basamaklı üç sıra halinde, üzerinde cam kapak bulunan bisküvi kutuları dizilirdi. Girişin tam karşısındaki tezgâhın üzerinde, renkli, üst üste üç sıra eğik dizayn edilmiş, arka tarafta camdan topuzlu kapağı olan rengârenk akide şekeri kavanozları vardı. Birbirinin üstüne binen, geniş ağızlı, camdan yapılmış özel kavanozlara konur, öyle saklanır ve teşhir edilirdi. Akide şekerleri, kavanozdan küçük bir kürek yardımıyla alınırdı. Akide şekerleri paketlenmemiş olurdu.

Akidelerin sağ tarafında lokum camekânı vardı. Şeker tezgâhının karşısında, ona paralel, üstü camlı çikolata tezgâhı bulunurdu. Tezgâhın arkasında bulunan tezgâhtarlar, müşterinin seçtiği çikolatayı, arkadaki kapağı açarak alırdı. Bu tezgâhların bulunduğu aralığın arkasındaki yan duvar, camlı bir aynalı dolapla kaplı idi. İçinde, özel günler için çok süslü boş kutular dikine durur, müşterinin seçtiği kutuya, onun istediği ürünler itina ile dizilir, araya özel renkli kâğıtlar konarak süslenirdi.

Tezgâhtarın bir işi de bu konuda müşteriye tavsiyede bulunmak idi. “Annene şunu, nişanlına bunu götür” gibi... Ekonomik paket isteyenler için, kutunun altına şeker konup, üzerine konan kartonun üzerine bir sıra yaldızlı çikolatin karışımı dizilirdi. Müşterinin bütün istedikleri üzeri antetli bir ambalaj kağıdına sarılır, beyaz ip ile bağlanır, ip iki elin iki parmağına sarılıp, ani bir çekişle koparılırdı. Küçük paketler için kâğıt ikiye, dörde bölünürdü. Her boy paketin ayrı bir sarma ve bağlama tekniği vardı. Ağır paketlerin ipi el kesmesin diye ip üzerine özel tutacak takılır, paketin tutarı hesaplanarak bir fişe yazılır, kasiyere göstermesi için müşteriye verilirdi. Çikolata tezgâhının kapıya yakın tarafında NCR marka yazar kasa bulunurdu. Her basamaktaki çubukları aşağı yukarı oynatarak, ekrana lira ve kuruş olarak yazıp, mekanik bir butona basarak, “çınn” diye bir sesle para çekmecesini açtırmak, parayı alıp, üstünü vermek, fişi, ucu sivri dik bir tele geçirmek, sadece Asım Bey ve Cemile Hanım tarafından yapılabilirdi. Şeker hariç bütün tezgâhların alt kısmı kapalı dolap olup, ürün ve malzeme deposu idi. Nerede neyin olacağı iyi bilinirdi. Akşam kasa sayımı yapılıp, fişlerle karşılaştırılırdı. Yılbaşlarında işyeri bir gün kapatılıp, tam envanter sayımı yapılırdı. Hemen hiç açıkları çıkmazdı.

Bugün bile perakende nakit satış yapan işyerlerinde kasaya sahip olmak önemlidir. Fiş almadan yapılan satışların hasılatını, bazı kötü niyetli elemanlar ceplerine atıp, şirketi zarar ettirebilirler. Onun için Asım, “Patronu kasaya hâkim olmayan şirket batar!” derdi.

Asım, genelde yazıhanede çalışır, müşteri yoğun olduğu zaman hemen tezgâhın başına geçer, müşterilerle ilgilenir ve müşteriyi memnun gönderirdi. Müşteriler üst üste gelir, yüz gram şundan, iki yüz gram bundan, beş yüz gram ötekinden ister, Cemile Hanım bunların hepsini kafasından hesaplar, söylerdi. Dükkânda işler çok yoğunlaştığında, Sabri dükkâna gelip hesapları kontrol ederdi. Sabri kasaya geçer, Cemile Hanım şu kadar alın dediğinde bakar, kontrol eder ve aynen çıktığını görürdü. İşe acemi olarak girmiş ama kısa zamanda kendini çok iyi yetiştirmişti. Özel kabiliyetleri vardı. Karışık hesapları kafadan yapar, insanları unutmaz, müşterilerin önemli özelliklerini bilirdi. Çok dürüsttü ve sır tutardı.

Görüldüğü gibi dükkânın düzeni, tasarımı, çalışma tekniği, çok ince hesaplarla hazırlanmış, özel bir tecrübe ürünü idi. Asım, bütün tecrübe birikimini kullanmış ve dükkânı özel olarak hazırlamıştı.

Mağaza kapanmadan önce temizlik yapılır, ertesi gün için vitrin düzenlenirdi. Ertesi güne mağaza pırıl pırıl, her şeyiyle muntazam olurdu. Vitrin konusunda çok titiz olan, güzel ve muntazam olması için âdeta üzerine titreyen Asım, pazar günleri çıkıp şekerci vitrinlerini dolaşır, tasarımlarına bakar; ziyaretçisi bile olsa, yukarıdaki işlerin hepsine nezaret eder veya fiilen yapardı.

En büyük yardımcısı Cemile Hanım idi. Bahçekapı’daki mağazada tezgâhtar olan Meliha Hanım evlenince işinden ayrılmak zorunda kalmış, yerine küçük kardeşi Cemile’yi teklif etmişti. Cemile, kitabı yazılacak bir kız çıkacaktı. Çalışkanlık, kabiliyet, sadakat, güvenilirlik, terbiye, keskin hafıza, verilen işi ille de başarma. Ne vasıf aranırsa, en mükemmeline sahipti. Kısa zamanda otoriter bir perakende şefi oldu. İş konusunda taviz vermez, gerektiğinde patronunu bile yüzüne karşı eleştirirdi. 1944’ten sonra toptan satış artınca müşteri hesaplarında ve siparişlerde Asım Bey’e yardıma başladı. Dükkânı denetliyordu ama fiilen çalışmayı yeni alınan yardımcılara bıraktı. 1957 yılında dükkân kapanınca idare merkezine alındı. Asım’ın asistanlığını yapar, müşteri ilişkilerini yürütür, siparişleri, ödemeleri aksatmadan gerçekleştirirdi. Emekli olana kadar Asım’la birlikte çalıştı. 40 yaşından sonra, fabrikadaki muhasebe şeflerinden biri olan Zihni Bey ile evlendi. Emekli olduktan sonra da çalışmaya devam etti ama Sabri Bey onun doğruculuğuna ve haklı da olsa tenkitlerine dayanamadı. Şiddetli bir tartışmadan sonra işine son verdi.

Cemile Hanım, babasını küçük yaşında iken kaybetmiş, anneleri üç çocuğuna hem analık hem babalık yapmıştı. Asım’ın eşi Zehra Hanım da onlara sahip çıkar, sık sık ziyaret ederdi. Cemile Hanım’ın küçük kardeşi Cemal Özgü, ileriki yıllarda Deniz Kuvvetleri’nde üst düzey komutanlık görevlerinde bulunacaktı. Takriben 1960 yılında Sirkeci’deki mağaza kapandıktan sonra, senede bir iki hafta sonu Belgrad ormanlarında pikniğe giderlerken ofiste asistanlığını yapan Cemile Hanım’ı ve kardeşi Cemal’i de alırlardı. Asım’ın artık, sık sık yolda kalsa da eski bir Pontiac marka arabası vardı. Öne şoförden başka 2-3 kişi, arkaya da 4-5 kişi oturabilirdi. Arabayı Deniz Harp Okulu öğrencisi Cemal kullanır, bundan çok zevk alırdı.

Asım’ın dışarıda işi olduğu bazı günlerde Hacı İslâm Efendi sabah erkenden gidip dükkânı açar, ısınmak için kullanılan mangalı yakar, dükkânla ilgilenir ve Cemile Hanım’ın gelmesini beklerdi.

Asım’ın biricik ablası Sıdıka Hanım, 7 Temmuz 1944 tarihinde, Kapalıçarşı Bedesteni’nin muhasebesinde görevli Mehmet Saim Bey’le ilk evliliğini yaptı. Çeyizinde iğneden ipliğe her şey vardı. Son derece güler yüzlü, tatlı sözlü, ikramı seven, maharetli, temiz ruhlu bir insandı. Masaların üzerine örttüğü danteller bile daima kolalı ve pırıl pırıldı. Sıdıka Hanım’ın evlendiği bey, ilkokul öğretmeni olan ablasıyla beraber yaşıyordu. Bu hanım, görümce olarak son derece sorunluydu. Sıdıka Hanım’a çok karışıyordu. “Onu yeme Sıdıka Hanım... Şunu tutma Sıdıka Hanım... Giyme Sıdıka Hanım... Yapma Sıdıka Hanım...” Gelinini kıskanıyor, ona hiç yaşama şansı vermiyordu.

Resim 25 Mayıs 1935 te çekilmiş.>br> Arkada solda Asım solda Sabri. Önde Solda kuzenleri Mahire, sağda Sıdıka
Sıdıka 30, Asım 24, Sabri 15 yaşında. Orta 1 talebesi.

Ağustos ayında bir Ramazan günüydü. İstanbul’da hâlâ karartma uygulandığı günlerden biriydi. Akşamüzeri saat 21.00’de damat bey, Feneryolu’ndaki evlerine geldi. Birlikte iftar ettiler. Görümce yine karışmaya başladı... “Bileziğini takma Sıdıka Hanım; şıngırdıyor, sinirime dokunuyor... Tuz koyma Sıdıka Hanım... Onu elleme Sıdıka Hanım…” Çok sabırlı olan Sıdıka Hanım hiç sesini çıkarmıyordu. Geçimsiz görümce, iftardan hemen sonra, “Haydi Sıdıka Hanım, camiye teravihe gidelim” dedi. Damat bey bahçede oturuyordu. Feneryolu Camii’ne gittiler. Zaten karartma zamanı olduğu için camide hiç kimse yoktu. İki hanım camide, gece yarısına kadar, aslında karartma uygulamasından dolayı kılınmayacak olan teravihi beklediler. Görümce hanımın maksadı, Sıdıka’yı kocasından uzak tutmaktı.

Damat Bey, “Sıdıka, bana bir şal getirir misin, bacaklarım üşüyor” diyecek olsa, şalı alıp kocasına götürürken görümce hanım karşısına çıkar, “Bırak onu Sıdıka Hanım” deyip şalı elinden alır, kardeşine götürürdü. Görümce hanımın akıl almaz davranışları bitmek tükenmek bilmezdi... Mesela Sıdıka Hanım perdeleri asmak istediğinde, “Perdeleri asma Sıdıka hanım, Allah aşkına yapma!” derdi. Elbette perdesiz evde oturulmazdı, ama hiç kimse bunu görümce hanıma anlatamaz, zaten anlatılsa da dinlemezdi. Damat Bey maaşını alınca parayı ablasına verir, o da Sıdıka Hanım’a, “Al Sıdıka Hanım, sana para vereyim” der ve yalnızca 1 lira verir, ardından da eklerdi: “Sadece Hanım Yenge’ne gideceksin, başkasına kat’iyyen izin vermiyorum!” Sıdıka Hanım, “lütfedilen” (!) o 1 liraları biriktirecek, 12 liraya bir vapur abonmanı alacak, sonra Hanım Yenge’ye gidecek! Kısacası, Sıdıka Hanım’ın hapishaneden çıkma şansı hiç yoktu.

Bir gün Hacı İslâm Efendi, “Allah Allah? Sıdıka’dan hiç ses seda çıkmadı… Acaba ne oluyor, bir gidip bakayım” dedi. Ziyaret sırasında bir ara öğretmen hanıma, yani geçimsiz görümceye, “Bu taraflara gelmişken, malum, Ramazan’da camiler dolaşılır, müsaadenizle bir abdest alayım” dedi. Abdestini aldı, Sıdıka Hanım havluyu verirken, babasının cebine küçük bir kâğıda yazılı bir not bırakmayı akıl edecekti.

Ertesi gün Hacı İslâm Efendi, beraberinde bir avukatla kızının evine tekrar gitti. Henüz evleneli bir ay bile dolmamıştı. Sıdıka Hanım baba evine döndü, fakat sinirsel açıdan büyük bir travma geçirmişti. Kendinden geçmiş halde günlerce yatacaktı. Neyse ki, baba ocağının şefkatli sıcaklığında kısa zamanda bu travmayı atlatacak, hemen ardından doğacak olan yeğeni Selçuk da ona en büyük moral desteği sağlayacaktı. Allah’tan Sıdıka Hanım için o kritik günlerde dünya tatlısı Selçuk doğmuş, evin hem neşe, hem de şifa kaynağı olmuştu.

Zehra yeni hayatından memnundu. Müslüman olup bu aileye gelin girdiğine hiç pişman olmadı ama yine de ilk yıllarda kendisini evde bir yabancı gelin gibi hissederdi. Aile fertlerinden daima saygı görüyor olsa da bu hissi uzun yıllar hep taşıdı. Her hareketinde gözler onu gizlice takip eder, ne yaptığı, ne düşündüğü hep merak edilirdi. Asım’ın akrabaları ve dostları ise şüphe içindeydiler. Alışık olmadıkları bu evliliği henüz benimseyememişlerdi.

Zehra’nın dost ve akrabalar arasında kabul edilmesi pek kolay olmamıştı. Bu üzücü durum, zamanla kaybolacak, tanındıkça sevilen ve çok benimsenen Zehra ailenin en sevilen yengelerinden biri hâline gelecekti. Ailenin sevilen diğer yengeleri Zahide Yenge (Hızır Eroğlu’nun eşi) ve “Hanım Yenge” diye hitap edilen Safiye Hanım idi.

Zehra’nın kayınvalidesi Şakire Hanım, eşini kaybettikten sonra, hayatının son 15 yılını gelini Zehra ile geçirecekti. Başlangıçta karşı çıktığı, evlendikten sonra ise pek de iyi davranmadığı Zehra’ya, son yıllarında, “Allah ahirette de seni benden ayırmasın” der, gelinine hep hayır dualar eder ve geçmişteki hatalarını telafi etmeye çalışırdı. Gerçekten Zehra, Şakire annesine çok iyi bakmış, kendi yaşantısından ve rahatından önce daima kayınvalidesini düşünmüş ve onu hep öncelemişti.

Nuruosmaniye’deki evin odaları büyük, merdiveni çok, zahmeti de fazlaydı. Hacıislâm Efendi ve Şakire Hanım’a zorluk oluyordu. Bu sebeple aile taşınmaya karar verdi 1943 yılında Asım ailesi ile Kadırga semtinde, Piyerloti Caddesi’nin sonundaki Piyerloti Hamamı’nın yanında bulunan 84/1 numaralı üç katlı bir evin iki odalı üst katını kiraladı. Ailenin geri kalanı Cankurtaran Semti’nde Çetinkaya Sokağı 5 numaradaki Didar Hanım’ın apartmanının giriş katına taşındı. Bir sene içinde bitişiğindeki 7 numaralı Hacı Bey adlı bir zatın evinin zemin katı boşalınca Asım oraya taşındı ve müstakil olarak oturmaya başladı. Tam evin bulunduğu yerde, banliyö trenleri için bir istasyon bulunuyordu. Mağazadan çıkıp, banliyö trenine biniyor, on dakikada evine geliyor, hemen yemeğini yiyip, aynı yoldan geri dönüyordu. Bazen de yürüyerek gelir giderdi. Burada oturmak, Asım için çok kolaylık olmuştu.

Dükkândan anekdotlar

Pazar günleri Zehra Hanım ve Selçuk, gezme niyetiyle dükkâna giderlerdi. O yıllarda dükkânın karşısında yer alan, 80’li yıllarda yan sokağa taşınan Tarihi Filibe Köftecisi’nden ısmarlanan köfte ve nadiren de tam karşıdaki, şimdi olmayan 2. Sınıf (yani lüks) Manastır Lokantası’ndan ya da Merkez Lokantası’ndan getirilen İzmir Köfte ve üzerine yan taraftaki muhallebiciden getirilen tavukgöğsü yenirdi. Ailenin bütün eğlencesi bu idi.

Yine bir Pazar günü Zehra Hanım, kucağında oğlu Selçuk ile dükkâna gelmişti. Zehra Hanım birisiyle konuşurken, kucağındaki Selçuk uzanarak arkadaki bir akide şekeri kavanozunu çekip yere düşürdü. Bütün dükkâna cam kırıkları ve akide şekerleri dağıldı. İşler bir süreliğine allak bullak olunca çok sinirlendiler. Asım, bu hatırayı hep gülerek anlatırdı.

Mağazada NCR marka bir yazar kasa vardı. O zamanlar yazar kasalar tümüyle mekanik makinelerdi. Her rakam basamağına ait bir kol vardı. Miktar, lira ve kuruş olarak yazılacak şekilde o kollar vasıtasıyla yazılır, alınan para kasanın çekmecesindeki bölmelere konur ve kasadan alışverişin kaydedildiği bir fiş çıkardı. Bir gün minik Selçuk, kasanın başına geçip kollarla oynamış, kurcalamış, rastgele bir şeyler yazmıştı. Onu kasanın başında gören Cemile Hanım’ın aklı başından gitmiş, “Ne yapacağız şimdi!” diye kahrolmuştu. Bu kasalar, belli aralıklarla resmî görevliler tarafından incelemeye tabiydi ve sorumluluğu büyüktü. Cemile Hanım, problemi o gün saatlerce uğraşmak pahasına kasayı iptal edip fişleri alarak ve o günkü bütün alışverişleri tek tek baştan girerek çözecekti.

Küçük Selçuk, bazen de yardım ettiğini düşünerek, yan yana camekânlı gözlerde sergilenen ayrı renkteki kâğıtlı şekerleri birbirine karıştırırdı.

Mağazanın çok renkli bir müşteri profili vardı. Zaman zaman dönemin ünlüleri de alışverişe gelirlerdi. Mesela, zaman zaman meşhur tiyatro sanatçısı Naşit, birer yanında çocukları Selim ile Adile olmak üzere gelir, onlara şeker alır; geleceğin ünlüleri olan Naşit kardeşler sevinerek giderlerdi.

Bâbıâli olarak anılan bu semt, aynı zamanda basın dünyasının da merkeziydi. Bütün basın mensuplarının bildiği bu mağazaya, o zamanın meşhur şahsiyetlerinden birçoğu müşteri olarak gelirdi. Bunlardan biri de meşhur şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek’ti. O da dükkâna uğrar alışveriş yapardı. Asım Bey, ünlü şairin bir Ramazan günü mağazanın karşısındaki lokantaya girip bir güzel karnını doyurduğunu tesadüfen görmüştü. Ünlü şair üstelik lokantadan çıktıktan sonra ağzında kürdanla dükkâna gelmişti. Kısakürek’in bir iki gün önce gazetedeki köşesinde yazdığı Ramazan’ın ve orucun faziletlerinden bahseden yazıyı okumuş olan Asım, bu manzaranın ortaya koyduğu samimiyetsizliğe çok sinirlenmişti. O sinirle lafını esirgememiş, ünlü şaire kinayeli biçimde, “Ramazan ve oruç hakkında yazdığınız yazıyı okudum, çok mükemmeldi” diyecek, çok zeki olan Necip Fazıl, Asım’ın ne demek istediğini anlayacak, alışveriş etmeden arkasını dönüp gidecek ve müdavimi olduğu mağazaya bir daha hiç uğramayacaktı. Asım’ın, dini yazılarında nasihatler vermesine rağmen tersine davranan, mesela kumar oynamaktan vazgeçmeyen bu zata olan kızgınlığı ölünceye kadar devam etmişti. Onu samimiyetsiz ve ikiyüzlü bulurdu. İleriki yaşlarda dindar bir dostu gelir de, Necip Fazıl’dan sitayişle bahsederse, sesini çıkarmaz ama müstehzi bir ifadeyle gülümserdi. Dostu methiyesini uzatır ve daha ileri giderse sabır taşı çatlar ve yüksek sesle onun nasıl biri olduğunu anlatmaktan geri durmazdı.

Dükkân, renkli müşteri profiliyle birçok ibretamiz olayın da mekânı olurdu. Meselâ bir gün bir müşteri gelmiş, tezgâhtarlara bağırıp çağırıyordu. “Dünya küçüktür” sözünde olduğu gibi, adamın yüzüne dikkatlice bakan Asım, onu tanıyıvermişti. Selimiye Kışlası’nda askerlik yaparken, askerlere haksız yere eziyet eden, bağırıp çağıran, hatta sık sık dayak atan bir astsubaydı. Asım hemen yanına gidip “Dur bakalım! Burası Selimiye Kışlası değil!” diye çıkışınca adam neye uğradığını şaşıracak, suspus olup cevap dahi veremeyecek ve dükkânı terk edip gidecekti.

Bir gün Cemile Hanım, Asım’a ağlamaklı şekilde bir müşteriyi şikâyet etmişti. Anlattığına göre adam kleptoman idi; çünkü verdiği sipariş tezgâhtar tarafından hazırlanırken, açıkta bulunan şekerlemelerden bir avuç dolusu alıp cebine atıyordu! Cemile Hanım, “Suçüstü yakalayıp polise verelim!” diyordu. Asım, her zamanki mutedil tavrıyla, “Acele etmeyin... Önce gelin bu hafta hepimiz dikkat edelim, adam cebine ne kadar şeker atıyor?” diyecekti. Herkes gizlice adamı izlemiş, hakikaten de aynen Cemile Hanım’ın söylediği gibi bir avuç şekeri aşırdığı bütün çalışanlar tarafından görülmüştü. Asım, adamın çaldığı şeker miktarını tarttırıp, kaç kuruş tuttuğunu hesaplattırmış, küçük bir tutar olduğunu herkesin görmesini sağlamış ve eklemişti: “Bakın, adam her gelişinde çok miktarda çikolata alıyor. Satın aldığı çikolatanın tutarı yanında aşırdığı bir avuç şekerin tutarı hiçbir şey tutmuyor. Cemile Hanım, gel sen bunu görmezden gel de, bizim ikramımız olsun” diyecek, Cemile Hanım da homurdanarak kabul edecekti.

İşler böylesine yolunda ilerlerken, Asım, Kadırga, Piyerloti Yokuşu’ndaki 84/1 numaralı eve taşındı. Yıl 1943 idi.